08 Haziran 2002 Cumartesi


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
·  KÜLTÜR & SANAT  
·  SERİ İLAN  

 



Hayat atölyesi

     MURATHAN MUNGAN

Kültür Bakanı Sayın İstemihan Talay’a Açık Mektup
     Kültür Bakanı’na, hem makamına hem verdiği söze seslenmek gereği duydum. Korsan kitaplar konusunda kendisinden bir açıklama beklemeye hakkım olduğunu düşünüyorum.
     Sayın Bakan,
     Kimi yayınevi yöneticileri, yazarlar ve bazı bakanlık temsilcileriyle AKM’de yaptığınız toplantı sırasında, "bandrol uygulaması" ile korsan kitap yağmacılığına son verileceğine, yasanın çıkması ve uygulamasından sonra bu işin takipçisi olacağınıza dair herkesin önünde, hepimize söz verdiniz.
     Bildiğiniz gibi, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun bazı maddelerindeki değişikliklere ilişkin 03.03.2001 tarihli ve 4630 sayılı yasanın değişik 81. maddesi gereğince, kitaplara bandrol yapıştırma zorunluluğu getirilmiş, aksi haldeki uygulamalar için hapis ve para cezası öngörülmüştür.
     Bakanlığınızın 08.11.2001 tarihli Bandrol Uygulamasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkındaki Yönetmeliğin 9. maddesi gereğince, Mülki idare amirleri tarafından oluşturulması zorunlu koşulan komisyonların işletilmediği, çalıştırılmadığı açıkça görülmektedir.
     27.01.2002 tarihinde yayımlanan bandrol uygulamasına ilişkin denetim komisyonlarının çalışma usul ve esasları hakkındaki tebliğ gereğince, bu komisyonların 07.02.2002 tarihinden itibaren valiliklerce çalıştırılmaları gerekirken, uygulamada bunun böyle olmadığı ve korsan kitapçılığın son zamanlarda katlanarak bir salgın gibi yeniden ortalığı sardığı, birçok yazarın ve yayınevinin korsanı yapılan kitaplarının hemen her yerde rahatlıkla satılabildiği görülmektedir.
     İşletilmeyen bu komisyonlar nedeniyle, çıkarılan yasaların kağıt üstünde kaldığını, korsan kitap konusunda gelişme kaydedilmediğini gözlemlemekteyim. Benim ve birçok yazar, çevirmen arkadaşımın mağduriyet durumu sürmektedir. Denetimi yapılmayan bandrolün zorunlu kılınmasının anlamı nedir? Bu arada son kitabım nedeniyle, ağır bir yağma ve talana uğradığımı, ciddi ölçüde manevi ve maddi zarar gördüğümü belirtmek isterim.
     Bu durumda hem makamınıza, hem verdiğiniz söze seslenmek gereği duydum.
     Bu konuda sizden bir açıklama beklemeye hakkım olduğunu düşünüyorum.
     Saygılarımla...
     
KORSAN KİTAP KONUSUNDA OKURA MEKTUP
     Bugüne değin bu konuda çok şey söyledik, çok şey yazdık. Çeşitli nedenlerle yaptığımız konuşmalarda okurdan destek ve yardım beklediğimizi, onların duyarlığına ve dikkatine gereksinimimiz olduğunu belirttik.
     Şairini, yazarını sevmenin yolu, ona sahip çıkmaktır. Onu yaşatmaktır.
     Gerekçesi ne olursa olsun, korsan kitap alarak benim ağrıma, sancıma kayıtsız kaldığı gibi, bize eziyet edenlere bizzat yardım eden, el veren okurun, sahiden benim okurum olup olmadığını kendisine sormasını isterim...
     Benim böyle bir okura ihtiyacım olduğunu sanmıyorum. Ama asıl önemlisi, onların böyle bir şair ve yazara ihtiyaçları olup olmadığını kendilerine sormalarıdır. Yazdıklarımın, düşüncelerimin, duyarlıklarımın bu çeşit bir okura bir yararı olacağından kuşkuluyum. Böylelerinin beni okuyarak zaman kaybettiklerini düşünüyorum.
     Emek hırsızlığının, emek gaspının ahlaki yönünü kimseyle tartışacak değilim. Ama bu konudaki duyarlığıma saygı beklemenin en doğal hakkım olduğu kanısındayım. Korsan kitap almak konusunda hiçbir okurla tartışmadım bugüne kadar, herhangi bir suçlamada bulunmadım. Yalnız kimi zaman bilgisizlik, kimi zamansa pişkinlikle bana imzalatmak üzere korsan kitap getirmelerindeki duyarsızlık karşısında sahici bir şaşkınlık duydum.
     Bir kez daha söylüyorum: Hayatımda hiçbir hırsızlığın, sahtekârlığın altına imza atmadım.
     Şairinizi, yazarınızı ya tanımıyorsunuz, ya onu hak etmiyorsunuz.
     Bu çeşit durumlarda sık karşılaştığım "Arkadaşım hediye etti," şeklindeki savunma cümlesine karşılık, arkadaşlarınızı doğru seçmenizi salık veririm. Hiçbir gerçek arkadaş dostlarına bir şeyin sahtesini hediye etmez. Hele bu en iyi dostumuz olan kitapsa!
     Kitap öncelikle bir "değerödir. Kitabına sahip çıkamayan okur, hangi değerine sahip çıkabilir ki?
     
İKİNCİ SÜRPRİZ: "SOKAK SOĞUK, SOKAK SOĞUK LÜTFEN"
     Hakan Günday’dan sonra insana heyecan veren haftanın ikinci güzel sürprizi Umay Umay’dan geldi! İlginç, güzel, hoş bir albüm olmuş, emeği geçen herkesi içtenlikle kutluyorum. İkide bir yerinizden fırlayıp şarkı sıçrattığınız albümlerden değil. Baştan sona 80 km. ile dinliyorsunuz. (80 benim tercihim, sizin pedal keyfinizi bilemem.) Ardı ardına birçok albümün çıktığı şu ortamda sakın gürültüye getirmeyin. Kişilikli, çizgisini sağlam çekmiş bu albümün her ne kadar adı "Ağzı Bozuk Aşk Mektubu" da olsa, Umay Umay’ın sesi de, okuyuşu da kadife gibi. Bu arada kapağı özellikle anmak isterim. Bakışları konuşan bu fotoğraflar albümün dünyasını ayırıcı kılıyor.
     "Alo!.. Alo!.. Konuşmayacak mısın?" demenin önemini bilenler için.
     Bu arada albümde ağırlığı hissedilen Patrick Chartol her kimse, epey sıkı bir müzisyenle karşı karşıyayız.
     
"İZMİR’İN İÇİNDE"
     İlk akşam, İzmirli bir arkadaşımla daha önceki gelişlerimden bildiğim açık hava meyhaneleriyle ünlü Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde bir tur atıp "Karafaki"de karar kıldık. Fadıl Kocagöz, eşi ve arkadaşlarıyla tanıştık. Fadıl Kocagöz yeni şiir kitabı "İs Kandilin Uçurtması"nı imzalayıp verdi bana. Babası Samim Kocagöz’ün kitaplarının yeni basımlarına, en azından "İzmir’in İçinde"ye yayımcı bulamamaktan şikayetçi. Eski kuşaktan kimi yazarların yeni okurlarla buluşması giderek güçleşiyor. Oysa bir ülkenin edebiyatının halkalarını birbirine bağlayan en önemli unsurlardan biri sürekliliktir. Kültür Bakanlığı, belediye ya da bankaların kültür yayınları bu görevi üstlenebilirler.
     Çantasından çıkardığı babasından kalma bir demet fotoğrafta birini gösteren Kocagöz, "Bakalım tanıyacak mısınız?" diyor. "Tennessee Williams!" diyorum. Türkiye’yi ziyaret ettiği sırada çekilmiş bu fotoğrafta, Williams bir eliyle Samim Kocagöz’ün omuzuna dolanmış, gülümsüyor. Hiçbir yerde yayımlanmamış bir fotoğrafmış bu. Gündüz Vassaf, New Yorker’ın bu fotoğrafla ilgilenebileceğini söylemiş. Bir zamanların önemli yayınevlerinden biri olan Yeditepe’nin ve aynı adlı edebiyat dergisinin sahibi olan Hüsamettin Bozok, hemen her resimde gözleri kapalı çıkmış.
     Kocagöz, bir diğer fotoğrafta, geniş bir kalabalık içinde duranları işaret ederek "Peki bunları tanıdınız mı?" diyor. "Attila İlhan, Necati Cumalı," diyorum. Sonra aynı fotoğrafta, hâlâ aynı gülüşle gülen Sevgi Sanlı’yı tanıyorum. "Selahattin Batu ile evli olduğu zamanlar mı?" diyorum. Batu’nun "Güzel Helena" diye bir oyununu okumuştum üniversite sıralarındayken. Yıllar bu kadar çabuk geçmiş olamaz.
     Samim Kocagöz’den kalma diğer fotoğraflarda Sait Faik, Behçet Necatigil, Cahit Irgat, Rıfat Ilgaz, Salâh Birsel...
     Hepsi bir zamanlar yakın arkadaşlarımmış gibi iç çekiyorum.
     
İNCELİKLİ BİR DOKUNDURMA
     Önceki hafta Henri Boachau’nun olağanüstü romanı "Oidipus Yollarda"yı anarken, titiz ve ustalıklı Türkçesiyle bu kitabı bana bu kadar sevdiren çevirmenin adını anmayı unutmuşum; üstelik tam da elimde Hector Bianciotti’den çevirdiği "Gecenin Güne Anlattığı" adlı kitabı dururken... Çevirmen Aysel Bora’dan, haklı olduğu bu konuda e - posta yoluyla gayet zarif bir biçimde dile getirilmiş incelikli bir dokundurma aldım. Asla bir gerekçe olsun diye söylemiyorum ama, son günlerde içinde bulunduğum yoğunluk nedeniyle yollarda, otel odalarında, karmaşık bir ruh hali içinde yetiştirmeye çalışıyorum yazılarımı. Normalde duyarlı ve dikkatli olduğum bir konuyu bu sefer atlamışım. Elden ne gelir? Bir dahaki sefere.
     
ŞEHİRLERİN BİR RUHU OLDUĞUNU
     Geçen hafta Alsancak D&R’ın konuğu olarak İzmir’deydim. Alsancak’taki otelin 15. katındaki odamdan olağanüstü bir günbatımı seyrettim. Gözlerimin önünde kızıl bir rüya gibi tutuşan manzaranın eşliğinde, yazdıklarıyla bana daha İzmir’i görmeden sevdiren Halit Ziya Uşaklıgil’den Tarık Dursun K.’ya varana dek birçok edebiyatçıyı, şairi gönülden andım. Şehirlerin gücü kadar, edebiyatın gücünü de unutmamak gerek. Şehirlerin bir ruhu olduğunu bize öğreten edebiyatçılardır. Bir şehrin bütün zamanlarını kendi zamanımızla anlamlandırırken onlardan yardım alırız.
     Literatür’ün Tanıklıklar Dizisi’nin yönetmeni Öner Ciravoğlu, Oktay Akbal’dan "Cüce Çeşme Sokağı" ile Tarık Dursun K.’dan "Kokulu Kentler" adlı kitaplarını göndermiş. Ardından yenilerinin geleceğini söylüyor. Uçağa binerken Refik Durbaş’ın dizide yayımlanan "Anılarımın Kardeşi İzmir" adlı kitabını yanıma yol arkadaşı olarak alıyorum.
     
KORDON’DA SABAH
     Ertesi sabah çok erken uyanıyor, ayağımda yeni spor ayakkabılarım ve giysilerimle Kordon boyunda uzun bir yürüyüşe çıkıyorum. Son geldiğimde bütün kıyı, yığılmış taşlar, kayalarla doluydu. Neredeyse deniz görülmüyordu. Şimdi geniş bir park olarak düzenlenmiş. Dağıtıma çıkmış vapur bekleyen asker topluluğundan biri dikkatimi çekiyor, başka biriyle nişanlanmak üzere olan ve bu genci görünce, kararında erken davrandığını fark eden bir genç kızın hayatı hakkında karar vermenin önemini keşfettiği anını hayal ediyor ve birdenbire içimde bir hikâyenin ipinin çekildiğini hissediyorum.
     Ömer Ağa Çay Bahçesi’ne oturup usul usul içimde oluşan hikâyeyi, katlayıp bir yerlere koyuyor, diğer kimi tasarılarımla eşleştiriyorum. Karşı kıyılara, yükselen güneşe, banklarda pinekleyen okul kırmış gençlere bakıyorum.
     Yeniden yürümeye başladığımda, "Murathan Mungan’a benziyor," diyor ardımdan biri.
     "O, bu kadar genç değil ki," diyor diğeri.
     Güne iyi başlıyorum.
     Gene bir miting kalabalığına dönüşen imza günümde, uçağı kaçırmamak için kuyruğu yarıda kesmek zorunda kaldığımızdan bekleyenlerden özür diliyor, ilk fırsatta tekrar geleceğime dair söz veriyorum
     
ZARGANA
     Söyleşi ve imza günleri için gittiğim kentlerde elimde Hakan Günday’ın "Zargana"sını gören gençler gidip bu kitabı alıyorlarmış. Hem kendileri hem kitabevleri söylediler bunu. Bu hiç akla gelmeyen küçük örnek bile, insanın omuzlarına büyük bir sorumluluk ve yük yüklüyor; adım hesabı yaptırıyor.
     Henüz çok ilerlemediğim ama daha ilk sayfalarından başlayarak beni saran, ardı sıra sürükleyen, heyecan veren "Zargana", taze soluklu, yeni, güçlü, kendi yatağını kazan bir kitap. Geleceğini merak ettiren iyi bir yazarla karşı karşıyayız. Çelme takmayalım, sumsuk indirmeyelim, gözünü oymaya çalışmayalım. Yazar dediğiniz ot misali dağda bayırda bitmiyor. Asıl önemlisi, başarıdan korkmayalım.
     İyi kitapların arkasına şu sözü asalım:
     "Nazar etme ne olur, çalış senin de olur."
     
     Yazara e-mail
     



 KÜLTÜR & SANAT


Evimiz işgal altında
Çok dinlenenler
Haberiniz olsun
Çok izlenenler
Çok okunanlar
Ms. Turkey, sanat ve futbol
"Nâzım, onların tekelinde değil!"
Küçük otellerde büyük tatiller
Kim korkar renkten?
Bienalin Amerikalı yeni küratörü
"Nâzım’ın aşk şiirlerine inanmak zor"
Albarn aldı sazı eline
Dafoe ve Waltz’ın haftası...
Yüksek gerilim hattı!
Bir sandık dolusu para için
Erotikanın ‘madam’ı
Ay parlatıcısı
Amerika’nın maskesiz yüzü
Şenol Birol gol
Şefika Kutluer’in tango yorumları
Türk halkları tiyatro festivali
Cinsel perhiz komedisi
Zamana karşı yarış
Babayla geçen bir yaz
Dört fırçadan yaşam öyküleri
Aspendos’ta müzikli kapanış
Yerel motiflerle antik keyfi
Hakkaten oyuncuymuş!
Bağırmayan resimler
Ahmet Oktay’ın kaleminden resim
Haftanın albümleri
Korsan Kitap
Hayat atölyesi
Ateşin su, odunun balık olduğu yer
Yeni yayınlar


 SAYFA BAŞI 





© 2002 Milliyet