08 Haziran 2002 Cumartesi


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
·  KÜLTÜR & SANAT  
·  SERİ İLAN  

 



Vaktiyle devrilen bir Yargıtay Başkanı tabutu...

     Eski Yargıtay başkanlarından İmran Öktem, dünyadan ayrıldığı zaman, Ankara'da Maltepe Camii'nden kaldırılan cenazesinde olaylar çıkmıştı.
     1961 Anayasası'ndan sonra yeniden başbakan olan İsmet Paşa da, Maltepe Camii'ndeki cenaze törenindeydi ve azgın bir kalabalığın ortasında zora düşmüştü. Bir general tabanca çekerek korumak zorunda kalmıştı İsmet Paşa'yı.
     Ve İsmet Paşa, kendisini soru yağmuruna tutan gazetecilere şöyle demişti:
     - Son bir kez hariç, o zamana kadar kendim hep açacağım yolumu.
     İsmet Paşa, insanlığın ortak belleğini 12'den zımbalayan vurgulamalar yapardı konuşmalarında.
     Bir gün kendisinde, İnönü muharebeleri sırasında Gazi'ye çektiği iki değişik telgrafı sormuştum. Çünkü telgraflardan biri, "çekiliyoruz" diyeydi; öteki de, "galibiyet bizim" diye...
     İsmet Paşa, lafı evirip çevirmeden şöyle demişti:
     - Bir muharebede "galip", "mağlup" yoktur. Kim daha geç kaçarsa ona "galip" denir...
     İsmet Paşa'daki bu berraklık, politikacı safsatalarının çok üstündeydi.
     * * *
     Yargıtay Başkanı İmran Öktem'in cenazesinde neden olaylar çıkmıştı?
     Çünkü İmran Öktem, Adalet Yılı'nı açarken yaptığı konuşmada, Voltaire'in bir sözünü tekrarlayarak:
     - Tanrı'yı da insan yaratmıştır, demişti.
     Tıpkı 18. yüzyılın başında, III. Ahmet'le Sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşa'nın, Fransa saraylarını takliden başlattıkları ve sonradan Yahya Kemal'in "Lale Devri" adını taktığı, Kağıthane sefalarına kızan ve "bunlar kafir oldu" diye ayaklanan Patrona Halil misali; Ankara egemenlerine karşı duydukları tepkiyi - Komünist ve Sosyalist Partileri'ne kanalize edilemediklerinden - Cami'ci siyasette volkanlaştıran fanatikler; Voltaire'e ait bir sözün tekrarlanmasına kızmışlardı. Ondan devirmeye kalkmışlardı İmran Öktem'in tabutunu.
     * * *
     "İnanç" ve "düşünce" iki ayrı oluşumudur insanlık tarihinin. Ortaçağ, "inanç"ın "düşünce"ye ambargo koyduğu dönemdir. Vatikan'ın egemenliğinde bin yıl sürmüştür.
     Rönesans, yeniçağ ve "insan beyni 'niçin'in yanıtını bulmaya kapalıdır; ancak, 'nasıl'ın yanıtını bulabilir" saptaması, genel bir özgürlük getirmiştir "düşünce"ye de; "inanca" da...
     Vatikan ambargo koymaktan vazgeçmiştir "düşünce"ye...
     Yoksa Moliere de, Voltaire de, Bernard Shaw da hala yasaklı olurdu Avrupa'da...
     * * *
     Türkiye genel olarak, ilkçağ, ortaçağ, yeniçağ, yakınçağ, uzay çağı ayırımlarının temeldeki kriterlerini netleştiremedi toplumsal kültüründe...
     İnsanlığın aşıp geldiği evreler, neredeyse "Kışla"cı siyasetle "Cami"ci siyaset kutuplaşmasına dönüştü bizim yerel demokraside...
     Bunun temeldeki nedenleri, Türkler'in çok büyük oranda mesleksiz ve anadillerinin "yazı" boyutundan kopuk oluşlarıydı.
     Bir Türk'e kimliğini sorduğunuzda gayet doğal bir biçimde:
     - Türküm, Müslümanım, diyordu.
     Bir Ermeni'ye kimliğini sorduğunuzda:
     - Kuyumcuyum, terziyim, matbaacıyım, diyordu.
     Ermeni'yim, Gregoryen'im, yahut Katolik'im demiyordu.
     * * *
     Meslek yerine, "inancını" yahut "ırkını" kendilerine kimlik yapmış dostlar, şayet Türk edebiyatıyla daha derinliğine ilgilenmiş olsalardı, birtakım anlamsız ve çağ dışı bağnazlıklardan da arınmış olurlardı...
     Örneğin Yunus Emre'yi, Pir Sultan Abdal'ı, Dadaloğlu'yu, Tevfik Fikret'i, Rıza Tevfik'i, azıcık özümsemiş olsalar; tarihsel belgelerin tekrarlanmasından öfkeye kapılmazlar; Türkçü Necip Asım gibi, Evliya Çelebi'nin Genç Osman olayıyla ilgili el yazması belgelerini imha etmeye kalkmazlardı!
     * * *
     Bakalım genç kuşaklar Avrupa Birliği vatandaşı olabilecek mi? Yoksa tarihin acımasız silindirleri altında kalma sakıncası da belirebilir hani...
     Gelin bu cumartesi de, Rıza Tevfik'in bir dörtlüğüyle bitirelim yazıyı:
     Feylesof Rıza'yım dinsiz anlama,
     Dini ben öğrettim kendi babama.
     Cambazım her ipte oynadım ama,
     Sırat Köprüsü'nden geçemem Hocam...
     Fanatik dostların bu tür edebi ve tarihsel belgelere öfkelenip, ambargo koymaya kalkmamaları gerekir...
     "İnanç" özgürlüğüyle "düşünce" özgürlüğü, birbirlerinin güvencesidir gerçek demokrasilerde...
     
     c.altan@prizma.net.tr
     




 SAYFA BAŞI 





Taha AKYOL
Tıkanmak!

Çetin ALTAN
Vaktiyle devrilen bir Yargıtay Başkanı tabutu...

Melih AŞIK
Teğmen Yenen

Fikret BİLA
Bahçeli’nin resti ve taktiği

İpek CEM
Neyi tartışıyoruz?

Güneri CIVAOĞLU
Türkiye'ye inanıyorum.

Can DÜNDAR
Niye yazmadık?

Abbas GÜÇLÜ
Okul servislerinde klasik müzik önerisi

Sami KOHEN
Krizin sonu mu, devamı mı?

Mehmet Y. YILMAZ
Aramızda daha çook ‘Zihni Sinir’ var

Meliha OKUR
Değişim sancıları

Tuncay ÖZKAN
Montaj o kadar iyi ki hayrete düştüm

Derya SAZAK
AB’de görev Meclis’in

Metin TOKER
Toker yazılı iletişim kurabiliyor

Güngör URAS
Derviş’in bir bildiği varmış (!)

M. Ali BİRAND
Ecevit oyununu aylarca oynayamayız...

© 2002 Milliyet