
|

Neyi tartışıyoruz?
Son günlerde AB üyeliği süreci ile ilgili görüş ayrılıkları daha fazla su yüzüne çıktı. Oysa Türkiye, uluslararası platformlarda ve AB nezdinde, üyelik niyetini zaten deklare etmiş durumda. O zaman biz neyi ve niye tartışıyoruz? Bazı şeylerin yeni mi farkına varıyoruz? Yoksa, ülkedeki siyasi bölünmüşlük ve verimsiz yönetim mekanizmaları, geleceğimizi ipotek altına mı alıyor?
AB’ye üyelik için kabul etmemiz öngörülen şartlar diğer ülkelerinkinden daha ağır veya daha zor değil. Türkiye özellikle AB’ye yeni katılacak ülkelerle yabancı yatırımlar ve ekonomik gelişme konularında rekabet halinde. Stratejik önem, nüfus, kültürel çeşitlilik ve bölgesel açılımlar açısından bu ülkelerden daha değişik bir konumdayız. Yine de, kendi kendimize gelin güvey olup, var olan bir üyelik sürecinin belli başlı kurallarını yeniden yazmaya çalışmamız ilginç bir yaklaşım.
Başvuralım ama kurallar değişsin Bir işyerine veya okula başvururken, kendi kurallarınızla çalışmayı önşart olarak belirtirseniz bu kurum muhtemelen sizi ciddiye almayacaktır. AB üyelik sürecinde de, müzakereye açılabilecek ve açılamayacak konular var. Bunlardan idam cezası gibi çoktan unutmamız gereken birtakım yaklaşımları sürekli ortaya atmak ve bu şartlarla AB’ye girebileceğimizi hayal etmek olgunluk eksikliğidir. Ancak AB’ye girmemeyi gözealarak bu savları öne sürebiliriz. Bu yönde bir tarihi seçimin külfetini 30 yıldır zaten çekiyoruz. Aynı külfeti bir 30 yıl daha çekmenin anlamlı olduğunu sanmıyorum.
Dünkü liderler zirvesi, Cumhurbaşkanı’nın sağduyusu ve ülke önceliklerini siyasi çatışmaların üzerinde tutması sayesinde gerçekleşti. Mevcut siyasi boşlukta, Cumhurbaşkanlığı makamının bu toparlayıcı rolü üstlenmesi umut verici. Ancak zirveden çıkan sonuç ve zirveye yapılan katkılar, aynı seviyede değil. AB’nin siyasi malzeme yapılması kaçınılmaz olabilir. Yine de bu sarsıntılı dönemde, Türkiye’nin kalkınma misyonunu pekiştirecek bu tarihi projeye erken seçim malzemesi olarak yaklaşmak oldukça tehlikeli.
Uyumsuz aile görüntüsü Liderler zirvesindeki resim, yine uyumsuz bir ailenin hırçın profilini yansıtıyor. Partiler birbirlerine ve seçmenlerine ‘ince’ mesajlar veriyor, ancak ülkenin genel menfaatinden çok şu veya bu kesimin oy potansiyeli ön planda. Yeni hükümet, azınlık hükümeti, seçim hükümeti hesapları yapılıyor. Anlayacağınız, gemi su alıyor, ama mürettebat balık avlamakla meşgul.
Sürekli idam ile anadilde yayın ve eğitim konularını duydukça irkiliyorum. Bu konuların önemsiz olduğunu düşündüğümden değil. Türkiye’nin geleceğinin bu detaylara sıkışıp kalmasından dolayı üzülüyor ve hırslanıyorum.
Bunları aşalım ve AB yolculuğuna çıkalım. Yola çıkmadan gelecek üzerine kehanette bulunmak anlamsız. Çünkü hiçbirimiz geleceği, hele hele AB’nin genişleme süreci sonrasındaki resmini tam olarak göremiyoruz. Dünya konjonktüründeki değişimleri kestiremiyoruz.
Kamuoyunun yüzde 70’inin bir bildiği olmalı. AB’nin bizi nereye götüreceğini anlamak için oluşuma seyirci kalmak yerine, bu oluşumun içinde yer almak yönünde çaba sarf edelim.
cemipek@aol.com
SAYFA BAŞI

|
|

|