20 Haziran 2002 Perşembe


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
·  KÜLTÜR & SANAT  
·  SERİ İLAN  

 



Hayat atölyesi

     MURATHAN MUNGAN

Diyarbakır-Mersin-Antakya
     Diyarbakır’ın yalnızca Türkiye’nin değil Ortadoğu’nun bir kültür ve sanat şehri olmaya hazırlandığı görülüyor.
     Geçen hafta değindiğim gibi, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin düzenlediği 2. Kültür ve Sanat Festivali’nin konuğuydum. İlkin Şehir Tiyatrosu’nda bir söyleşi, ardından yeni açılan Kitap Diyarı’nda da bir imza programı düzenlenmişti.
     Gördüğüm kadarıyla, Büyükşehir Belediyesi başta olmak üzere bütün yerel yönetim birimleri tam destek veriyor festivale; ama asıl gücünü büyük ölçüde Diyarbakır halkının yoğun desteğinden ve ilgisinden alıyor. Diyarbakır’ın yalnızca Türkiye’nin değil Ortadoğu’nun bir kültür ve sanat şehri olmaya hazırlandığı görülüyor.
     Konuşmaya, dinlemeye, duymaya, anlamaya ve anlatmaya susamış yoğun bir halk kitlesi var burada. Kültürel kimliğini savunurken, aynı zamanda dünya yurttaşı olmaya aday bir profil çizmeye uğraşan coşkulu insanlarla karşılaşıyorsunuz. Çeşitli sanat disiplinlerinden sanatçıların Diyarbakır’a daha çok gidip gelmeleri, hem orada hem kendilerinde birçok şeyi değiştirecektir.
     Festival süresince ücretsiz olarak dağıttıkları gazete, günlük program bilgilerinin yanı sıra, çeşitli yazı ve söyleşilere yer veriyor. Özellikle gençlere yönelik atölye çalışmaları ilgi topluyormuş. Latife Tekin’den Mario Levi’ye; Ali Akay’dan Orhan Alkaya’ya birçok ad bu etkinliklerde dikkat çekiyor.
     Havaalanından başlayarak tanış yüzlerle karşılaşıyoruz. Gezimi "Radikal" gazetesi için izleyecek olan Oray Eğin’le havaalanında buluşuyoruz. Oray, daha ilk on beş dakika içinde mutsuz oluyor, çünkü "off the record" söylediklerim, ötekilerden çok daha ilginç! Ruşen Çakır ve Müge İplikçi ile karşılaşıyoruz uçakta. Müge İplikçi’yi bu gezi sırasında tanıyor, çok sıcak ve içten buluyorum. Semih Gümüş, Özcan Karabulut, Adnan Binyazar art arda sökün ediyorlar. Yolcular arasında üç kişinin elinde son kitabım var. Mehmet Ali Birand ile göz göze geliyoruz ama o ben sanki başka biriymişim gibi yapıyor. Üç gün sonra da programına çağırıyor. Bu yüzden beni çağırdığına emin olamıyorum!
     Diyarbakır’da kaldığım süit odada ancak bir mobilya "show room"unda görülebilecek büyüklükte bir mutfak var. Bir otel odasında o büyüklükte bir mutfağa asla bir anlam veremiyoruz. Son gece öğreniyorum: Yıllar önce Gönül Yazar geldiğinde onun için yapılmış bu mutfak. Yıllar sonra da bana kısmet oldu. Nasip işte!
     İlk akşam arkadaşım Muhsin Kızılkaya’nın özgün dengbej giysileri içinde sunduğu dengbejler divanını izlemek istiyorsam da yetişemiyorum. Muhsin, bu divan için memleketi olan Hakkari’den dengbejler getirtmiş.
     Akşam, Gazeteciler Cemiyeti’ndeki yemekte Büyükşehir Belediyesi Başkanı Feridun Çelik ve diğer belediye başkanlarıyla tanışıyoruz. TRT2’nin sevilen kitap programı "Okudukça"nın çalışkan yapımcısı Demet Haselçin de orada. Bir süre sonra diğer masaları geziyorum.
     Ertesi gün Ruşen Çakır, beni bir savcı ile tanıştırıyor. "995 km." adlı romanım için kendisiyle konuşmak, düzenlediği tutanaklardan yararlanmak istediğimi söylüyorum.
     İmzaya kulakları zor işiten yaşlı bir adam geliyor. Babamın askeri hukuktan arkadaşıymış. Beni görmek istemiş. "Her şeyi hatırlıyorum," diyor. "Sor anlatayım." Diyarbakır’a yeniden gelmem için bir neden daha çıkıyor.
     Veysel Öngören hayattayken onunla buluştuğumuz "Deniz Kızı Pastanesi"ne gidiyorum.
     Tabii baktığım her yerde annemli, babamlı, sevgilimli Diyarbakır günlerimi sessiz ve içimden anıyorum.
     Bir araba tutup şehrin dışına çıkıyoruz. Dicle’nin kıyısında uyuyan çocuk, yıllar sonra seni düşünüyorum. Bir gün "AŞK"ı yayımladığımda, "Kazak"ı başkaları okuduğunda... Dicle’nin kıyısında uyurken bıraktığım çocuğun düşünde akan ırmağın yanından geçiyorum.
     Bir tas Dicle’den, bir tas Fırat’tan. Kimselere göstermeden yıkanıyorum.
     
MERSİN
     Şu sıcaklarda nezle ve grip olma başarısını gösterdiğim için Mersin’e hasta indim. Tenis Kulübü’nde hafif bir akşam yemeğini zor çıkardım. Kulübün karşısındaki binaya bayıldım. Nefis bir ‘60’lar binası. Meğer deniz ticaret kulübününmüş. Mimarı Amerika’da eğitim görmüş. Açık denize bakan büyük bir gemi güvertesine benzeyen bu şık binada cam ve metal, yalın, kesin ve oranlı çizgilerle kullanılmış. Ne yazık ki, Mersin çirkin yapılaşmanın anıt şehirlerinden biri. Bu yüzden güzel yapılar hemen öne çıkıyor. Çirkin yapıların arasında büyüyen çocuklardan nasıl mimar, ressam, şair, sanatçı çıksın ki? Binaların barınmak için değil yaşamak için olduğunu nasıl anlayacağız?
     Ertesi gün daha önce 1998’de imzaya gittiğim Martı Kitabevi’nde bir imza, ardından İçel Sanat Kulübü Nevit Kodallı Salonu’nda bir söyleşi... Rahatsız olduğum için, söyleşiye zor ve tedirgin başlamıştım. Okurların ilgisi, sevgisi, dikkati, diri sorularıyla topladığım "adrenalin" sayesinde iki saati aşkın bir söyleşi gerçekleştirdim.
     Gittiğim yerlerde kalacağım otelde mutlaka küvetli banyo isteyişimin hikmeti burada ortaya çıkıyor işte: Bu çeşit programların öncesinde, önce kaynar suyla doldurulmuş küvette bir süre uzanıyor, sonra buz gibi soğuk suyla duş yapıyorum. Yoksa kalabalıklar karşısına aynı dirilikle çıkmak, saatler süren o imza kuyrukları ve söyleşilerle başetmek kolay iş değil. Her bünye kendi enerjisini başka yollarla depoluyor.
     Sabah erken kalkıp sokaklarda kimse yokken şehri geziyor, küçük bir parkta oturuyor, ardından otelin havuzuna iniyorum. Merit Oteli’nin yüzme havuzundan otelin görünüşü olağanüstü. Dümdüz gökyüzüne uzayan taş bir blok. Sonsuzluk duygusu. Gene fotoğraf makinemi unutmuşum. Bir dahaki sefere bu açıdan bir fotoğrafını çekeceğime söz veriyorum.
     Şu sıralar her maçı ayrı bir şehirde izliyorum. İspanya - Paraguay maçı Mersin’e düştü.
     
SEKSEN YIL SONRA DİYARBAKIR
     Vedat Günyol, 13 yaşındayken ayrılıyor Diyarbakır’dan ve seksen yıl sonra ilk kez geliyor Diyarbakır’a. Seksen yıl sonra geldiği o akşam, Turistik Palas Oteli’nin arkadaki bahçesinde, havuz kenarındaki masalardan birinde onunla konuşurken, kendimi büyülü bir anın tanığı gibi hissediyorum.
     Diyarbakır’daki çocukluk yıllarında Vedat Günyol’un yakın arkadaşı Cahit Sıtkı Tarancı’ymış. O günlerden geçmişe ağlamayan sakin bir sesle söz ederken, ne sesinde bir taraz ne yüzünde bir keder... Duygularını vakarla gününe taşımayı bilen tam bir şimdiki zaman insanı Günyol. Neden bu kadar genç ve diri kaldığını benim için açıklayan şeylerden biri de bu. Bir ara, hâlâ içinde yaşayan 18 yaşındaki bir delikanlıdan söz ediyor Günyol. Anlıyorum. Benim içimde yaşayan 15 yaşındaki delikanlıdan anlıyorum.
     Devlet Tiyatroları’nda "dramaturg" olarak işe başladığım yıllarda Günyol, "edebi kurul" üyesiydi. O zamanlar genel müdür olan Ergin Orbey’in odasına girdiğim bir anı hiç unutmamış, en küçük ayrıntısına varasıya anlatıyor.
     Üniversite bitirme tezim, "Türkiye Sinemasının İdeolojik ve Ekonomik Yapısı ve Yılmaz Güney Sineması" başlığını taşıyordu. Yılmaz Güney’in ilk hikâyelerini yayın yönetmeni olduğu "Yeni Ufuklar" dergisinde yayımlayan Günyol’u görmeye Çan Yayınları’na gitmiştim. Çok sıcak bir yaz günüydü. Hiç unutmam. Ben de o günü anlatıyorum. Onu, Istanbul’da görmeye gideceğime dair "bir kez daha" söz veriyorum.
     Sonra Mıgırdıç Margosyan ve Kaya Özsezgin ile tanışıyorum. Arif Sağ gelmiş o gün. El sıkışıyoruz. Aklım masalarda ama sabah erken kalkıp Mardin’e gideceğim.
     
ANTAKYA
     Bir şehre girer girmez bu kadar sevdiğim olmamıştı pek. Bir şehir olarak Antakya beni heyecanlandırdı. İlk fırsatta yeniden Antakya’ya gideceğimi biliyorum.
     Yener Kitabevi’nin bir dizi etkinliğinin ilk konuğuydum; benden sonra da sürdüreceklermiş. Fatoş ile Erdoğan, şehrin tek kitabevinin sahipleri. Erdoğan, İskenderun’dan bu yana üç kuşaktır kitapçı bir ailenin oğlu olduğunu söylüyor. Küçük şehirlerde kitapçılık yapmak ayrı bir sevgi, ilgi ve sadakat istiyor.
     Havanın aşırı sıcak olmasına karşın, salon hıncahınç dolu. Kapıdan dönenler oluyor. Bu sıcakta insanları bunaltmayayım, diye söyleşiyi kısa tutmaya çalışıyorum ama soruların ardı arkası kesilmiyor.
     İmzadan sonra akşamüstü Barbaros arada keşfettiği bir lokantaya götürüyor beni. Eski bir Antakya evi. Yer döşemelerinin çinisi göz alıyor. Şu sıcakta bile hoş bir serinliği var. Lokantanın yanındaki Fransızlardan kalma eski binayı satın almayı düşlüyorum. Ve "künefe"nin ne olduğunu insan Antakya’da anlıyor.
     Eski bir bina "Antik Beyazıt Otel" adıyla otel olarak işletmeye sokulmuş. Orada kalıyoruz. Çok şık ve güzel bir mekân olmuş. Girişteki koltuklara, kanepelere, sehpalara bayılıyorum. ‘50’li yılların bu mobilyaları, insana eski evlerin oturma odaları duygusu veriyor.
     Mehmet Akif Ersoy’un kaldığı odada kalıyorum. Gönül Yazar’ın odasından sonra bir değişiklik tabii!
     Antakya öyle kısaca anlatılacak gibi değil. Dünyanın ikinci büyük mozaik müzesi sayılan Antakya Müzesi’ni geziyoruz. Gore Vidal’in "Julian", Marguerite Yourcenar’ın "Hadrianus’un Anıları" romanından "Ben Hur" filmine varana dek birçok şeyi anımsayıp duruyorum. Müzede ilk işim çalınan enstrümantal türkü müziğini kapattırmak oluyor. Tarihi mirasların Türklerin elinde kalması konusunda ne kadar ısrarcı olmak gerekir, bilmiyorum.
     Müzeden sonra şehrin meydanına ve Asi ırmağına bakan muhteşem bir bina olan, şimdi Gündüz Sineması adıyla seks filmleri gösteren 1930’ların ünlü Empire Sineması’nı geziyoruz. Halimizi görecektiniz: Hristiyanlığın doğduğu yer olarak bilinen Antakya’da seks filmleri gösteren sinemanın perdesinde iki rahibe çılgınlar gibi sevişirlerken, biz binanın içini göreceğiz diye karanlıkta el yordamı gezinip duruyoruz. Barbaros, "Koltuklar bile aynı kalmış," diyor; ben lomboz tipi pencereleri hayran hayran gösteriyorum. Millet bize tuhaf tuhaf bakıyor.
     Türkiye - Kosta Rika maçını seyretmek için otele dönülüyor.
     Sonrasında çıkıp Uzun Çarşı’yı geziyoruz, şimdilerde Harbiye denilen Defne’yi.
     Attığınız her adımda, "Bu şehre yazık oluyor," dediğiniz Antakya, öyle çarçabuk anlatılacak gibi bir şehir değil. Dönüp bir gün daha uzun anlatmakta kararlıyım. Antakya Yerel Tarih Grubu’nun çıkardığı "Asi Kıyısında Hoş Bir Sada" adlı broşürü, şair arkadaşımız Hüseyin Ferhad’ın "Sanat Dünyamız" dergisinde şehrin tarihi üzerine yayımlanan yazısını dönüşte uçakta okuyorum.
     Yanıma Yusuf Alper geliyor. Adana’da bir Psikiyatri kongresinden dönüyorlarmış. Bana kongrede sunduğu bildirinin kopyasını veriyor.
     Yorgun ve mutluyum.
     Görmekten, tanımaktan, öğrenmekten, bilmekten, anlamaya çalışmaktan hiç vazgeçmediğim için mutluyum.
     Yorgunum. Çok yorgunum.
     
KÜLTÜR BAKANLIĞI’NA DİLEKÇE
     Kültür Bakanı Sayın İstemihan Talay’a yazdığım, geçen hafta bu sayfada yayımlanan açık mektuba henüz bir yanıt alabilmiş değilim. Ama bu arada korsan kitap ortalığı çığ gibi sarmayı sürdürüyor. Manevi ve maddi zararımız büyüyor.
     11 Haziran tarihi itabariyle Kültür Bakanlığı’na ve Istanbul Valiliği’ne çıkardıkları yasaların takibi konusunda göreve çağıran birer dilekçe verdim. Aynı dilekçeyi önümüzdeki hafta on beş ilin valiliğine de vereceğim. Diğer yazar arkadaşlarımı da dilekçe vermeye çağırıyorum.
     
     Yazara e-mail
     



 KÜLTÜR & SANAT


İlahi kürelerin saltanatı
Çok dinlenenler
Haberiniz olsun
Çok izlenenler
Çok okunanlar
Bayrağın yeni bekçisi
Peter Pan’in dönüşü
Adada aşk başkadır
Büyümek istemeyenlerin kahramanı
Güneş, Koç Burcu’na girerken
Sakıp Bey müzesini kurdu
Haliç’e nazır bir sergi
Psikiyatrın takıları
Keder arzuya ayak basınca
"Kırılmış bilek gibi"
Müzikte muhteşem hafta
"65 milyon bizi izliyor"
İki yüz yıllık sorular
"Aşk bir ateştir"
Kutularını bomba sandılar
Karşıt kutuplar
Hangarlarda sanat
Sezonunun ardından
Avşar’dan beraber ve solo türküler
Oy oy Eminem!
Nostaljik tren gezisi
Ayasofya’nın gizli detayları
Alacakaranlık kuşağında gündüz düşleri
Umudun resimleri
"Karagöz, aslında yetişkinler içindir!"
Zor işlerin adamı
Haftanın albümleri
Çağdaş sanat seçkisi
Fütürologlar yalan söylerse
Hayat atölyesi
Mağara - Forum - II
Yeni yayınlar


 SAYFA BAŞI 





© 2002 Milliyet