
|

Sakıncasız çiftleşme, şiiri öldürdü mü?
Dünyanın her yöresinde yaşlı kuşaklar; kendi dönemlerinin, şimdikinden çok daha iyi ve kaliteli olduğunu söyler dururlar. Ve eski dönemlerin özlemini çekerler.
Aslında özlemini çektikleri dönemler, eski dönemler değil, kendilerinin gençlik dönemleridir.
Doğal olarak gençliklerini özler yaşlı kuşaklar ve iddia ederler ki o dönemlerde, şimdikinden çok daha kaliteliydi insan düzeyleri.
* * *
Bundan 50 yıl önce Vala Nurettin de, eski dönemlerin daha kaliteli olduğunu yazardı; Sermet Muhtar da, Ercüment Ekrem de...
Benim ilk gençliğimde de, nüfusu 1 milyonu bulmamış olan İstanbul, henüz taşranın yağmasına uğramamıştı ve kendisine özgü bir dengede yaşardı.
Demir parmaklıkları kırmızı Köprü'nün üstünden, arabalardan çok, çançanlı tramvaylarla yayalar akıp giderdi.
Eli hasır sepetli, başı takkeli, yaşlı beyaz sakalla; çocuğunun elinden tutmuş çarşaflı genç taze Haliç iskelesine; fötr şapkalı, kravatlı beylerle tayyörlü genç hanımlar, Kadıköy iskelesine yönelirlerdi.
Henüz daha buzdolabıyla telefon, çok büyük bir lükstü. Kısıklı çevrelerinde; Dudullu'da, Ümraniye'de gramofon dahi büyük lükstü.
Kadıköy vapurunun mutat yolcuları, genellikle Tanzimat uzantısı İstanbul'unun, iyi okullardan geçmiş çocuklarıydı. Türk ve özellikle de Fransız edebiyatının meltemlerinden tat alan çevrelerden yetişmişlerdi.
* * *
O dönemlerin kalitesini özlemek; "değişim" fırtınalarının evrensel sentezini "genel bir angutlaşma" olarak, değerlendirme yanılgısını yaratıyor yaşlı kuşaklarda...
Hiç çare yok ki, teknolojik olanaklar daha geniş kitleleri sarmaladıkça; "elitizm"den çok uzak, bir kalite düşüklüğü çıkar ortaya...
Her eve radyo girince, Çaykovski dinleyenlerin de azlığı mızraklaşmaya başlar.
Beyinsel bahçelere alışmış olanlar için çok sıkıcı, ama böyle...
* * *
Durmadan gelişen teknoloji süreci içinde, kuşaklar değiştikçe "sığ"lık da yaygınlaşıyor elbet.
Doğum kontrol hapından önceki aşk şiirlerine, bugün neden gerek duyulsun ki?
Bir yanda turizm patlamış, bir yanda güneyin palmiyeli deniz kıyılarında sevişme modası almış yürümüş.
"Sizi dün bekledim o yollarda" diye şiir yazma dönemleri çoktan aşılmış. Son model açık araba, şiirin yerini almış...
Böylesi bir değişimi ister beğenin, ister beğenmeyin; bu böyle.
* * *
Ancak İngiltere, yahut Kanada'daki genç kuşak "sığ"laşmasıyla; Türkiye'deki sığlaşma arasındaki farkları da görmek gerekir.
Bu fark, her dönem ve her kuşak için asla değişmeyen bir sorunun yanıtında çıkar ortaya:
- Parayı kim veriyor?
İngiltere, yahut Kanada'daki genç, ne kadar sığlaşsa; kendi harcadığı parayı, kendi kazanmak zorundadır genellikle...
Ya Türkiye'de?..
Durum burada biraz çatallaşıyor.
Her dönemde Türkiye'de, "parayı kim veriyor" sorusu, sürekli havada kalıyor.
* * *
"Parayı kim veriyor" sorusu, sürekli havada kaldıkça...
30 - 40 yıl sonra 60 - 70 yaşlarına basacak gençlerin geleceğini öngörmek de zorlaşıyor.
Teknolojideki gelişimler, saydamlığı da keskinleştirmede...
Saydamlık keskinleştikçe, asalaklık da tümörleşmede...
Tümörleşen asalaklık, felaket kargaşasına da dönüşebilir.
* * *
"Türkiye'nin geleceği" konusu da, gün günden anlamını yitirmede...
Artık her birey, kendi paçasını kurtarma telaşına doğru kaymada...
Türkiye, Avrupa Birliği üyesi olamasa da, bireyler usulca Avrupa vatandaşı olmanın yollarını aramaya girişecekler gibi...
* * *
Neyse, bize ne canım...
Japonya'yı yendik; inşallah Senegal'i de yeneriz.
Boş verelim geçmişe geleceğe...
Bağdat Caddesi'nde, elde cep telefonu, soralım:
- Sen bu akşam nereye gidiyorsun yemeğe?
c.altan@prizma.net.tr
SAYFA BAŞI

|
|

|