04 Temmuz 2002 Perşembe


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
·  KÜLTÜR & SANAT  
·  SERİ İLAN  

 



Hayat atölyesi

     MURATHAN MUNGAN

Avrupa’da önemli bir tiyatro şenliği: Bonn Bineali
     "Avrupa’dan Yeni Oyunlar" alt başlığı taşıyan Bonn Bienali’nin sayfada gördüğünüz afişi, bütün Bonn sokaklarını süslüyordu. Grafik sanatına meraklı biri olarak, Bonn Bienali’nin afişlerini hep beğenmişimdir.
     Avrupa’nın önemli tiyatro şenliklerinden biri olan Bonn Bienali’nin bu yılki yazar konukları arasındaydım. Daha önce 2000 yılında da çağrılı olarak katılmış, Avrupa’nın dört bir yanından birçok önemli tiyatro yapımı seyretmiştim. Bu yıl sonuncusu yapılan bu tiyatro şöleninin yöneticilerinden biri olan Manfred Beilharz, şenliği artık Wiesbaden’e taşıyor. Bundan böyle hem Wiesbaden Tiyatrosu’nu, hem şenliği yönetecek.
     Duvarın yıkılmasının, başkentin Berlin’e taşınmasının, para kaynaklarının iyiden iyiye kısılmasının bu önemli kararda etkili olduğu söyleniyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, özellikle soğuk savaş döneminde önem kazanan kentlerden biri olan Bonn, tarihteki nüfuzunu iyice yitirdikten sonra iyiden iyiye küçülme sürecine girmiş görünüyor. Bu yüzden şenlikte tuhaf bir hüzün vardı. Bir şeyin sonuncusu olduğunu bilmenin herkesi kuşatan hüznü...
     Bonn Bienali’nin önemli özelliklerinden biri, yazar ağırlıklı bir şenlik olması ve her yıl dünyanın birçok yerinden gelen oyun yazarlarını ağırlaması; genç oyun yazarları ve dramaturglar için atölye çalışmaları ve "work - shopölar düzenlemesiydi.
     Daha öncekine oranla daha az kaldığım için bu yıl şenlikte az oyun seyredebildim.
     
SARAH KANE FIRTINASI
     Dünya tiyatro sahnelerinde bir Sarah Kane fırtınasının estiği kesin. 27 yaşında intihar ederek yaşamına son veren Kane, ardında bıraktığı az sayıda oyuna karşın, bir metin büyücüsü olarak tanımlanıyor. İntihar etmiş olmasının kazandırdığı bir prestije söylenmiş sözler değil bunlar; Kane gerçekten iyi bir oyun yazarı. Bütün iyi yazarlar gibi dil ve zamanla oynuyor ve yazdıkları çeşitli yönetmenlerin elinde başkalaşmaya uygun metinler...
     Yazarın şenlik programında yer alan "Crave" ve "Psychosis" adlı oyunları "Royal Court Theatre" yapımıydı. Seyrederken, İngiliz oyuncularının tartışılmaz üstünlüğüne bir kez daha tanık oluyor, oyunculuğun yalnızca bir iş, uğraş değil, aynı zamanda bir gelenek olduğunu anlıyorsunuz. Geleneği kullanma yetisi, işinize sürekliliğin derinliğini kazandırıyor.
     Sarah Kane şu anki popülaritesi nedeniyle dünyanın birçok yerinde sahnelendiği için, çeşitli ülkelerden gelen tiyatrocular, bu İngiliz yapımlarını kendi sahnelemeleriyle karşılaştırma olanağı da buldular.
     Bunlardan biri de Derya Alabora idi. Geçen dönem "Tutku" adıyla sahneledikleri "Crave"ı seyretti. İngilizlerin, sahne önüne yerleştirilmiş dört koltukta yerlerinden bile kalkmadan konuşan oyuncularının yerine, bizimkiler oyunu ayakta oynamışlar. İngilizler, oyuncular arasında ilişki kurdururken, bizimkiler aralarında hiç bağ kurmamışlar.
     İngilizi yapımı "Crave"in, sahne yukarısından başlayarak oyuncuların oturduğu dört koltuğa doğru eğim yapan metal bağlantılı dev konstürüksiyonu sahneye tuhaf bir atmosfer, duruma farklı bir boyut kazandırıyordu.
     
PETROS MARKARİS
     Petros Markaris de, Yunanistan’daki Sarah Kane yapımlarının kötü olduğunu söyledi. Markaris’in geleceğini bilmiyordum; orada öğrendim. Meydandaki kahvelerden birinde Tankred Dorst ile konuşurken gördük onu.
     2000 yılındaki şenlik sırasında tanımıştım Petros Markaris’i; hakkında önceden bir şey bilmiyordum. O yılki söyleşi programım sırasında yanıma gelip birden bire Türkçe konuşmaya başlayınca şaşırmıştım. Sonra ahbap olduk, birkaç oyunu birlikte izledik. Tam bir gönül ve hayat adamı Markaris; bilgece ve bulaşıcı bir neşesi var. Hayata balkondan bakmayı öğrenmiş insanlardan.
     Yunanistan’da en iyi Nâzım Hikmet çevirmenlerinden biri olarak biliniyor. Angelopulos’un ilk dönem filmlerinde senarist olarak imzası var. Avrupa’da oyun yazarı olarak tanınmış ilkin, şimdi polisiye romanlar yazıyor. Bizde "Gece Bülteni" adlı romanı Doğan Kitap tarafından yayımlanmıştı. Yeni polisiye romanı ise bu yıl Can Yayınları’dan çıkacakmış. Panayot Abacı çeviriyor. "Sınır Savunması" diye çevrilebilecek bir adı var.
     Polisiye kitaplarının dünya haklarını Almanya’daki Diogenes Yayınları’na devrettiğinden söz etti Markaris, ardından Patricia Highsmith ile ilgili hoş bir hikâye anlattı. Highsmith hiç konuşmayan bir kadın. Ne hissettiğini asla anlamıyorsunuz. Highsmith’in Alman yayımcısı olan Diogenes’in sahibi adam ve karısı bazı akşamlar yemeğe çağırıyorlar onu. Yalnızca "evet", "hayır", "olur", "olmaz" diyor. Adamın karısı, kendini ve yemeklerini Highsmith’e sevdiremediğinden dolayı pek üzgün.
     Highsmith öldükten sonra, günün birinde noterden çağırıyorlar adamı, tanışıklıkları süresince hiçbir duygusunu anlayamadıkları Highsmith, kitaplarının dünya haklarını Diogenes’e bıraktığını açıklayan bir vasiyetname yazmış.
     Ne dersiniz? Tam bir Highsmith hikâyesi değil mi?
     Şu sıralar Diogenes Yayınları yazarlarının fotoğraflarını kartpostal olarak satıyor. Bütün kitapçılar yazarların posterleri ve kartpostallarıyla dolu. Sayfada gördüğünüz Patricia Highsmith ve Ingrid Noll fotoğrafları işte bu diziden...
     Biliyorsunuz, Ingrid Noll’un Türkçede yeni kitabı "Zehir Dolabı" çıktı. Daha önce de bu sayfada, Noll’e ve onun beğendiğim özelliklerinden biri olan kara mizahına değinmiştim. Gerilim meraklısı okurlar için bir kez daha Ingrid Noll diyorum.
     
ALMODOVAR’IN "BAĞLA BENİ"SİNDEN OYUN
     Hep tiyatro oyunlarından filmler yapılırken süreci tersine işleten Almanlar bu kez İspanyol yönetmen Pedro Almodovar’ın "Bağla Beni"sinden bir sahne uyarlaması yapmışlar. Filmdeki Victoria Abril, Antonio Banderas ve Rossy De Palma’nın canlandırdığı karakterleri esas almış olan oyun, bu kişilerin arasında tek odada geçiyor ve bağlama, bağlanma, sahip olan - olunan, köle - efendi izleği çevresinde, aşkın, tutkunun, saplantının boyutlarını işlemeye çalışıyor. Çok heyecan verici biçimde başlayan oyun, ne yazık ki hemen sonra tekdüzeleşerek, inandırıcılığını yitiriyor.
     Etki yitimi yalnızca sinemanın, tiyatronun olanaklarının karşılaştırmasıyla ilgili bir şey değil; temelde Almodovar’ın filmine ruhunu veren "tutku ve saplantı" eksikti Almanların yapımında. Uyarlamalarda konuyu, olayı, durumu temel alabiliyorsunuz ama ruhunu yakalayamadıysanız bütün iş boşa çıkıyor. Gene de metin sıkıntısı çeken Türk tiyatrosu için film uyarlamalarının da bir yol olabileceğini düşündürüyor insana.
     
THEATER DER WELT
     Almanya için tiyatro hâlâ çok önemli. Dünya tiyatro festivali bu yıl üç kentte birden kutlanıyor. Bonn Bienali biter bitmez dünya tiyatro festivali başlıyor. Tanıtım afişlerinde ve kartlarında gene rastgele çekilmiş gibi görünen fotoğraflardan biri kullanılmış. Arabalar, sokak, aslında tiyatro hâlâ hayatın içinde capcanlı demenin bir yolu galiba.
     
ALEX KATZ VE ULUSLARARASI RESİM
     Bonn’da Kunst Museum’da sergisi vardı Alex Katz’ın, aynı zamanda resimlerinin yer aldığı yeni albümü çıkmıştı piyasaya.
     Pentür resminin öldüğünü söyleyenlere hiç inanmadım. Tiyatronun ya da şiirin öldüğünü söyleyenlere inanmadığım gibi. Yeni yönelişler yalnızca yeni ifade yolları yaratmaz, aynı zamanda eski ifade yollarının da kendilerini zenginleştirmesine yardımcı olur. Yenilik, eski teknikleri de yeniler.
     İllüstratif resim, kimilerince resim sanatı içinde görülmüyor pek. Buna karşın, bir disiplin olarak desen, çizgi - roman tekniği arasında kendine edindiği yeri derinleştiriyor. İllüstrasyon ile illüstratif resim arasındaki çizgi nerede başlar, ne zaman biter? Bu, resimle ilgilenenlerin kendini sürekli güncelleyen sorularından biridir. Ve bu sorunun yenilenmesi de ressamların yeni yapıtlarıyla mümkün oluyor.
     Ben resim sanatının diğer bütün disiplinlerin dilini kendine katması gibi, illüstrasyonu da yenileyerek kendine kattığı görüşündeyim. Eskiyi güncelleyen şeyin bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum.
     Her zaman söylediğim gibi, dünyanın herhangi bir yerinde iyi bir sanatçı ortaya çıkar ve eski denileni yeni, olmaz denileni olur kılar. Katz’ın insanın içini açan canlı resimlerine bakarken bunları düşündüm.
     
AY TEDİRGİNLİĞİ, ÖZEN YULA, MUSTAFA AVKIRAN
     Bu yıl Bonn Bienali’nde 5. Sokak Tiyatrosu yapımı olarak Özen Yula’nın yazıp, Mustafa Avkıran’ın yönettiği "Ay Tedirginliği" vardı. Oyun seyirciler tarafından beğenildi.
     İlkin ben, ardımdan Özen Yula hem kendi yazarlığımız hem Türk Tiyatrosu üzerine birer konuşma yaptık.
     Türkiye dışarıda sandığımızdan çok daha fazla merak ediliyor. Bu merakı gidermek bir kültür politikası haline gelirse, hemen her alanda Avrupa’da çok daha fazla sahne alabiliriz.
     
DİĞER OYUNLAR
     Hâlâ Brecht tiyatrosu öğelerinden yararlanılabileceğine değin ilginç bir çalışma olan politik tiyatro iddiasındaki Alman "Theater in Göttingen" yapımı "Vileta", tam bir seyirlik gösteriydi. Hayranlık uyandırıcı ölçüdeki oyuncu performansları zaman zaman akrobasinin sınırlarını zorluyordu.
     Modigliani, Soutin gibi yaşam öyküleriyle de ilgimi çeken ressamları konu aldığı için merakla gittiğim Beyaz Rusya yapımı olan "Madame Bonne Chance" adlı oyunu ise on beş dakika sonra terk ettik.
     Türkiye’de de sık karşılaştığım bir anlayışa örnek olması bakımından burada anıyorum. 1960’larda oluşmuş bir "Avant - garde"lık anlayışının bugün hâlâ "Avant - garde"lık sanılabileceği yanılgısına yazık ki Türkiye’de rastlıyoruz. Edebiyat, sinema, resim ve tiyatro alanlarında ‘60 modeli yenilikler, deneyimler ve öncülük arayışları, hâlâ yenilik ve öncülük sanılabiliyor.
     
"GAY" GURUR
     Biz Almanya’dayken Almanya’nın Berlin’den sonra en büyük "gay" nüfusuna sahip olan Köln kentinde "gay" gurur günü vardı. Kentin belediyesi birçok bölgede "gayölerin gökkuşağı renklerinden oluşan bayrağını direklere asmışlardı. Avrupa’nın birçok bölgesinden gelenler Köln’de adeta kamp kurmuşlardı.
     Köln’de "gayölerin yoğun olarak yaşadıklar yerleşim bölgeleri var. Kentin en canlı, en renkli yerleri bunlar. Akşamları sokaklarda yürüyemiyorsunuz kalabalıktan. Müthiş bir barış havası ve dinginlik... Birbirinden ilginç tasarımların sergilendiği mağazalar var buralarda. Özgün, değişik, zevkli bir şeyler almak isteyenler daha çok buralardan alışveriş ediyorlar. Ben kendi adıma, Fas ve Hint işi şeyler satan mağazaların birinden şık bir bileklik satın aldım. Bu bölgedeki barlar, kafeler günün her saati ağzına kadar dolu. Buralara bakacak olursanız, "gayölerin devlet yardımı alıp, hiç çalışmadıklarını düşünebilirsiniz.
     
     Yazara e-mail
     



 KÜLTÜR & SANAT


"Eğlenceli bir gece"
Çok dinlenenler
Haberiniz olsun
Çok izlenenler
Çok okunanlar
Yazarlarla uzaklara
Alışverişte güncel sanat
Elektriklisinden klozete iskemle
Milyon dolarlık Meşrutiyet
Yoksa, diziler değişiyor mu?
"Kadınlar teslim olun!"
Tarih durmadan yazıyor
Zoraki baba
Ordunun kirli çamaşırları
Yollarda şamata
Para para para...
Onun işi görsellik ideolojisi
Yazar değil anlatıcı!
Özgür fotoğraflar
"Bağımsızları severim!"
Can’lı piyano resitali
"Üç denizin sesi" İstanbul’da
31. festivalde görüşmek üzere
Bir dilin sesini aramak
Çatalhöyük’te son gelişmeler
Sular seller gibi festival
Çizgi roman nedir, ne değildir?
Haftanın albümleri
Kısa... Kısa... Kısa... Kısa... Kısa...
"Derin toplum"
Hayat atölyesi
Ayla’yı hemen dinlemeli!
Yeni yayınlar


 SAYFA BAŞI 





© 2002 Milliyet