
|

Sürrealist ve sanal bir politika
Ta öteden beri, Türkiye’de olup bitenlerden hiçbir şey anlayamadığını söyleyenlerle karşılaşır dururuz. Bazen kendimiz de katılırız onların çaresiz şaşkınlığına:
- Ben de hiçbir şey anlayamıyorum.
***
Oysa Türk folkloruyla yakından haşır neşir olanlar bilirler, bin yıla yakın bir süredir Küçük Asya’da yaşamakta olan halk yığınlarının, ne kadar "sanal" ve "sürrealist" olduğunu...
Örneğin şu bizdeki "masal girişi"ne bir bakın:
"Bir varmış bir yokmuş...
Pire berber iken, deve tellal iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken...
Az gittim, uz gittim; bir de arkama baktım ki, bir arpa boyu yer gitmişim..."
***
Alın Yunus Emre’yi, "Bindim erik dalına, anda yedim üzümü"...
Alın halk ozanlarının, bir sözcüğü kafiye olarak iki değişik anlamda kullanma yarışlarından bir örneği, "Madem çoban değildin arkandaki sürü ne? Beni yardan ayıran yüzükoyun sürüne"...
Böyle yüzlerce, hatta belki de binlerce örnek vardır, bizim "sanal" ve "sürrealist" bir yaşam boyutuyla da bütünleşmiş olduğumuzu gösteren...
***
Bizde, meyhanelerdeki övünme konuşmalarından kahvelerdeki "ahkam kesme"lere; hamasi tarih anlatımlarından siyasetçi nutuklarına kadar her şey, geleneksel bir sanallık içindedir.
Piyeslerde, yahut filmlerde padişah rollerine çıkanlar, hep kalın sesle konuşurlar:
- Ben kullarıma emrediyorum ki...
Dikkat ederseniz, ince sesli padişah yoktur hiç...
***
Değişik bir kişiliğe sahip olduğunu gösterme tavırları; resmilerin asık suratlı pozları; tatilciler arasında "hava atma" gösterişçiliği; reklamlarda "şu ceketi giyerseniz hemen fark edilirsiniz" ökseciliği; hepsi hepsi kanıtlar gider, nasıl bir "sanallık" içinde yaşadığımızı...
Ve sanallığı bozan her türlü sorgulama, ters tepkiler alır; örneğin:
- Parayı kim veriyor, sorusu gibi...
***
"Cami"ci siyaseti de, "Kışla"cı siyaseti de kucaklayan geleneksel "sanallık", hiç mi "anti - tez"ini doğurmamıştır buralarda?
Doğurmaz olur mu?
İslam’da gösterişçiliğe karşı çıkan ve mesleği olmayan bir Müslümanın, gerçek Müslüman sayılamayacağını iddia eden "Melâmilik" akımını ele alın...
İşte daha yaşarken, cennet mekanmış gibi bir görüntüye bürünen eski zaman şeyhlerine karşı Kul Nesimi’nin 3 yüz yıl önceki baş kaldırısı:
Kah çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi
Kah inerim yeryüzüne seyreder âlem beni
Kah giderim medreseye ders veririm Hak için
Kah giderim meyhaneye dem çekerim aşk için
Ben Melâmi hırkasını kendim giydim eğnime
Ar ve namus şişesini taşa çaldım kime ne
Ne var ki, Kul Nesimi’nin de öldürülmüş olduğu söylenir, kendisinden iki yüz yıl önce yaşamış olan ve derisi yüzülerek öldürülen adaşı gibi...
***
Sanallığı bozan gerçekçi çalışmalar, Ankara egemenlerince de pek alkışlanmadı.
Selahaddin Enis’in "Zaniyeler - Zina Yapan Kadınlar", Fahri Celal’in "Elde Bir Mustafendi"si, Kemal Tahir’in "Köyün Kamburu", Mahmut Yesari’nin "Tipi Dindi"si, Reşat Enis’in "Ekmek Kavgası"; vitrinlere boş vermiş değerli kalem Oktay Akbal’ın, 60 yıla yakın bir zaman önce yazdığı "Önce Ekmekler Bozuldu"su, geniş ve yıldırımlı değişik bir ufuk çizer, bizdeki mistik ve de hamasi ve de geleneksel sanallığa karşı... Ama Türk edebiyatının bir avucu geçmeyen tutkunları tarafından bilinirler sadece ve sadece onların düzeyindekilerin "unutulmayacaklar" rafında dururlar...
***
Türkiye’de olup bitenlerden hiçbir şey anlamıyor musunuz?
Varın anlamayın...
Şimdiye dek kim anladı ki?
c.altan@milliyet.com.tr
SAYFA BAŞI

|
|

|