16 Temmuz 2002 Salı


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
·  KÜLTÜR & SANAT  
·  SERİ İLAN  

 




Eski bir dost

18 yıl sonra Josh’u gördüm. Üç oğlundan en küçüğü okula başlıyormuş, ortanca beyzbol fanatiğiymiş. En büyüğü ise...

     Josh’ı on sekiz yıl öncesinden tanırım, on sekiz yıldır da görmüyordum. Bu on sekiz yıl boyunca topu topu dört-beş kart ile birbirimize mesleklerimizden, seyahatlerimizden, evliliklerimizden, boşanmalarımızdan, ölenlerimizden ve doğanlarımızdan haber veren kartlar atmanın dışında bir bağ kurmamıştık. Doğanlarımızdan dediysem, Josh herhalde üçer yıl arayla gelen son üç kartında da, yeni bir oğlunun müjdesini vermişti bana, ben iki ay önce ona kızımın haberini yazmak istediğimde, adresini artık bulamamıştım. Elektronik olarak "meyilleşmek" yerine, hâlâ tükürüklü, pullu yazışmalardan medet uman kartpostal ilişkilerinin kaderi işte.
     Josh ile lise sonda sınıf arkadaşıydık. Amerika’da bazı devlet okullarının uyguladığı özel bir programa dahildik; bu program sayesinde alınabilen üniversite kredili beş dersin (İngilizce edebiyat, kalkülüs, fizik, kimya ve psikoloji) beşini de seçmiştik ikimiz de; her gün bir derslikten diğerine beraber taşınırdık.
     Matematiğin mahallesine uğramadan liseden mezun olmanın mümkün olduğu bu memlekette, kendimizi zora koşmamızın nedenleri farklı olsa da, koca okulda bu azılı derslerin hepsini birden alan tek enayiler olmaktan kaynaklı gizli bir kontratımız vardı sanki. Ben altı yıllık Anadolu Lisesi inekliğinden kurtaramamıştım kendimi, Josh inekliği hayat felsefesi seçmiş bir ailenin, ailesine pek bağlı çocuğuydu.
     İnce uzun, "tüysüz" denebilecek türden kırmızı yanaklı, küçücük üçgen yüzlü bir oğlandı. Yakışıklı değildi hiç; ama zeki ve komikti. Benim ve okuldaki hemen herkesin giydiği türden yırtık blucinler, en az iki beden büyük rengarenk kazaklar, sapsarı traktör kılıklı botlarla gezmezdi. Kaşmir balıkçılar, bleyzerler, kovboy çizmeleri ile ayrı bir dünyadan gelmiş gibiydi; yaşlıların ve zenginlerin sıkıcı dünyasından. Partal lise öğrencisi yerine emekli banker kılıklıydı yani. Onu, bu kılığıyla dile düşmekten kurtaran, ağır ağır, tam anlamıyla aralara reklam alarak konuştuğu İngilizcesi ile, yüzünde hiçbir ifade değişikliği olmaksızın yaptığı esprilerdi. Yapış yapış olmayan keskin bir mizahtı onunki; hocalarla, öğrencilerle mimiksiz, jestsiz dalgasını geçer, hocaları da öğrencileri de güldürürdü.
     "Enayilik kontratı" bir yana, pek ortak yönümüz yoktu Josh ile.
     Ben kış aylarında eksi kırk, yazları artı kırk derece ile insanı sürekli mukavemet testinden geçiren Minneapolis havasına bir yıllığına katlanıyordum; okul bitecekti, Türkiye’ye dönecektim; dönene kadar da, kentte Reagan yönetimine karşı ne kadar miting yapılırsa katılacak, etrafta ne kadar eften püften sosyalist, Troçkist, anti-emperyalist örgüt bozuntusu varsa, hepsiyle haşır neşir olacaktım. Josh, köklü bir Minneapolis ailesinden geliyordu; kışları üzerinde paten yaptığı göllerde, yazın kano kullanarak büyümüştü; babası Minnesota Eyaleti Temsilciler Meclisi’nin Demokrat üyelerindendi, her ne kadar Reagan dostu olmasa da, benim gibi "ABD, Orta Amerika’dan elini çek" yazılı pankartlarla yol tepecek hali de yoktu yani.
     Yine de 1984’te, Minneapolis sokaklarında yan yana pankart taşıdığımız, okulun voleybol takımında her Allah’ın günü birlikte ter attığımız, uluslararası öğrenci kulübünde beraber yatıp kalktığımız arkadaşlardan hiçbiriyle bağımın kalmadığını düşününce, Josh ile karşılıklı kartlaşmalarımızın ayrıcalığını daha iyi anlıyorum; demek ki "enayilik kontratının" hükmü kolay bitmiyor.
     Geçen pazar sabahı, New York’ta Park Avenue ile 50’inci Cadde’nin köşesinde, Waldorf Astoria otelinin yanındaki St. Bartolomew’s kilisesinin, kısaca St. Bart’s adlı bir kafe olarak işletilen bahçesinde, Washington’a dönmek üzere yola çıkmadan önce, ailecek hızlı bir kahvaltı yapıyorduk ve ben uykusuz bir gecenin sonrasında, arabada uyuklamamak için kahve üstüne kahve deviriyordum ki, onu görüverdim.
     Hâlâ ince uzun, üçgen yüzlü ve hatırladığımdan da tüysüzdü. Kumral saçları, kırkına varınca tamamen kel kalacağını düşündürtecek kadar seyrelmişti. Yanında sarı yeleli bir dişi aslan vardı; ikinci eşiymiş. Fizik profesörü olduğunu biliyordum; geçici olarak New York’ta hoca imiş, 2004’te Minnesota Üniversitesi’ne dönecekmiş. Üç oğlundan en küçüğü bu yıl okula başlıyormuş. Ortanca kızıl saçlı, çilli ve beyzbol hastasıymış. En büyüğü, 11 Eylül’de enkaz altında kalmış. On bir yaşındaymış.
     
     ycongar@erols.com
     



 PAZAR


"Takımda herkes büyük sözü dinler"
"Arabamı dünyanın en güzel kadınına tercih ederim"
"Evli misin?" diye sormak Japonya’da evlenme teklifidir
Savaş uçağı saksı oldu
Bir tek Oscar’ı eksik
Kel babaların saçlı oğulları...
Gelecekte parlayacak Türk markaları
Kaplanlar sergileniyor
"Ah şu kabız" hak huk
Eğlencenin en popüler beş masası
Hem lezzet hem serinlik...
Bebek’in ‘Yeni Güneş’i Poseidon oldu
Bir erkeklik motoru: Rocco Siffredi
Henman yine yerel bir kahraman olarak kaldı
Hititbilimin babası
En seksi çağda romantizm kasıp kavuruyor
Yeşilçam’ın erotizmi...
Her şeyi bilen falcı ve bir kapının öyküsü
Eski bir dost


 SAYFA BAŞI 





© 2002 Milliyet