
|

Hayat atölyesi
MURATHAN MUNGAN
Kadife geceleri seslendirmek için İngiltere’nin ünlü müzik dergilerinden biri olan "Q The Music" yalnızca aboneleri için karma CD’ler yapar. İlk, o dizinin ikinci albümünde yer alan "Howling" adlı parçalarıyla dikkatimi çekmişti Morcheeba. 1996’da yayınlanan ilk albümleri "Who Can You Trustötan alınma bir parçaydı bu. Ama gene de bana bu albümü aldıran, topluluğu dünyada da yaygın bir üne kavuşturan 1998’deki ikinci albümleri "Big Calm" olmuştur.
Nitekim gene "Q" dergisi karma CD’lerinin 8.sinde bu albümden "Blindfold" adlı parçaya yer vererek dikkat tazelemiştir. Bu sırada topluluğun siyahi solisti olan Skye Edwards da uçları sarı röfleli kıvırcık saçlarının, lame ceketlerinin ona verdiği "hafif sıyrık" halinden kurtularak, daha "cool" ve kendinden emin bir görünüşe bürünmüştür. "Big Calm"un "sound"unun bu serinliğe gereksinimi vardı doğrusu. Hâlâ en iyi albümlerinin bu olduğunu düşünürüm.
2000’de yayınlanan "Fragment of Freedom" adlı üçüncü albümlerinde "soundölarını zenginleştirmek için yeni sesler eklemek yoluna gittiler. Müdahalelere uygunluk gösteren bu daha açık "sound"u nedeniyle, "Be Yourself", "World Looking In" ve "Rome Wasn’t Built In a Day" adlı şarkılarına fazla sayıda remiks yapıldı.
Trip - hop "sound"una sahip, elektronik müziğin yumuşak topluluklarından biri olan Morcheeba’nın bütün müziklerini Paul ve Ross Godfrey kardeşler yazıyor. Topluluğun bu yıl yayınlanan iyice "rap" tınılı dördüncü albümü "Charango" yakınlarda çıktı ve çok geçmeden "Otherwise" adlı parçalarının remiks albümü yayınlandı. Bu albümde Lambchop topluluğundan Kurt Wagner’ın da katkısı var.
VENUE MASLAK’TA MORCHEEBA GECESİ Bu konseri kaçırdıysanız gerçekten yazık olmuş.
Konserden önce bütün gün Morcheeba çaldım evde. Bu arada "günün anlam ve önemine" uygun olarak, yeni remiks albümleri ve kara plakları çıkmış mı diye internetteki müzik sitelerine girip sipariş tazeledim. Bu arada söyleyeyim hâlâ 45’lik ve 33’lük plak koleksiyonu yapıyorum. Bunun için diskoteklerde kullanılan devir ayarlarıyla oynayabileceğiniz cinsinden "Technics" bir pikabım bile var. Kara plak kapakları benim için hâlâ büyük keyif kaynağı. 33’lük plakların kapaklarına dokunmak eski bir ritüeli tazelemek gibi bir şey benim için. "Mırıldandıklarım"ı bilenler ve sevenler bunu anlayacaklardır.
Albümlerinden doğru seçmeler içeren, performansı yüksek, özenle hazırlanılmış şık bir konserdi Morcheeaba’nınki... Başarılarının rastlantı olmadığını gösteriyordu. Grubun solisti, Skye Edwards, en klişe deyişle ve tek kelimeyle "muhteşemdi". Ses kalitesi, gücü, yumuşaklığı vb. değil söylemek istediğim. Şarkı söyleme bilgisine hayranlık duydum. Yani bizde en az görülen şeylerden birine... Barbaros’un deyişiyle "Önüme ne verirseniz söylerim," havasında bir kadın Skye. Mutfakta bulaşık yıkarken şarkı söylermiş gibi rahat ve kendiliğinden görünüyor. "Ne güçlü sesim var, istediğim perdeye iner çıkarım," gösterişçiliğine düşmeden kullanıyor sesinin hacmini. Sesine gücünü veren şeyin aslında birçok şarkıcının çeşitlilik içinde rahatlıkla gezinemediği pes perdeleri kullanma hüneri olduğunu biliyor. Ayrıca çok sempatik, sıcak ve seksi. Üzerindeki siyah, transparan, dekolte giysi ancak bizden Nilgül Utku gibi havalı kadınların taşıyabileceği cinstendi.
Bu arada zaman zaman ağızda rock konseri tadı bırakan gitar atakları ortalığı hareketlendiriyor, sample ve bateri vuruşlarıyla destek buluyordu.
Godfrey kardeşlerin büyüğünün seyirciyle diyalog kurmak adına yaptığı gevezelikler ile çok kötü çalınıp söylenen "Summertime" versiyonu bile havamızı kaçırmadı.
Ne yazık ki yeterli kalabalık yoktu Venue Maslak’ta. Festivalin ilk gecesi oluşu, aynı anda Park Orman’da ikinci bir "party" yapılması gibi nedenlerin yanı sıra, Morcheeba’nın Türkiye’de yeterince tanınmamış bir topluluk olmasının da bunda payı vardı elbet. Bence bu yüzden basın ve tanıtım kampanyasına ağırlık verilmeli, Morcheeba adı etrafında daha geniş bir merak yaratılmalıydı.
Yalnızca oluşmuş meraklar üzerinden değil, aynı zamanda merak oluşturmaktan geçer ilgi toplamanın yolu. İyi bir "club" gecesiydi, gönül daha fazla insanla paylaşmak isterdi.
KADIKÖY BELEDİYESİ VE GASP, YAĞMA, TALAN 5 Temmuz 2002 tarihli Milliyet gazetesinde bir haber çıktı. Haber aynen şöyle:
"Kadıköy Belediyesi tarafından toplanan yaklaşık 10 bin korsan kitap, İstanbul’daki cezaevlerine gönderildi. Belediye Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin, kitapları öncelikle ilçede kütüphanesi olan okullara, Anadolu’da birçok köy ve beldenin de aralarında bulunduğu 67 noktaya dağıttıklarını kaydetti. Kamyona yüklenen kitaplar, Ümraniye, Bayrampaşa, Kartal, Metris ve Paşakapısı cezaevlerine gönderildi."
Bir kültür hizmeti, hayırlı bir iş, bir eğitim seferberliği gibi görünsün diye her çeşit halkçılık numarasına başvurulmuş olsa da, kanunsuzluk, hukuksuzluk ve ahlâksızlığa örnek oluşturacak birçok unsurun iç içe geçtiği bir durumla karşı karşıyayız.
Kadıköy Belediyesi, bu mantıkla sahte para yakalandığında da fakirlere mi dağıtacak? Hırsızlık malları ele geçirildiğinde, parti delegelerine mi paylaştıracak?
Korsan kitap tanımlamasını kendi telaffuz ettiğine göre, bunların yasadışı olduğunu, suç delili teşkil ettiğini kendi de kabul ediyor olmalı.
Kadıköy Belediyesi, kimin malını, kime dağıtıyor? Gaspedilen haktan, sömürülen emekten kime, neyin hizmetini veriyor?
Bilindiği gibi korsan kitaplar yasadışı oluşları nedeniyle suç delili teşkil ederler ve teslim edilmeleri gereken yer savcılıktır. Haklarında açılan mahkemeler sonuçlanana kadar da elde tutulmaları gerekir. Belediyeler gerçekten kültür hizmeti vermek istiyorlarsa, bunun adil, uygar ve onurlu bir yolunu bulmalılar. Yoksa "yağma ve talan ganimeti dağıtmanın kültürü"yle kültür hizmeti verilemez. Bu yağmayı, talanı, gaspı tanımak ve meşrulaştırmak demektir.
Kitapların "sahtesinin" hapishanelere süpürülmesinin altındaki mantığın izini sürmek ise, insanı Foucault’ya, "Hapishanenin Doğuşu"una kadar çıkarıyor. Belediye asıl bu kitabı dağıtmalı hapishanelere.
Kadıköy Belediyesi’nin korsan kitapçılara göz yumduğu, hatta kimi belediye çalışanının korsanlarla işbirliği yaptığı yolunda ciddi suçlamalar içeren söylentiler yıllardır dolaşır durur ortalıkta. Kadıköy’ün yıllardır bir korsan kitap cenneti diye bilinmesiyse, bu söylentileri haklı çıkaran bir izlenim edinilmesine yol açıyor.
Kadıköy Belediyesi zan altından kurtulmak için asıl mücadele etmesi ve hizmet vemesi gereken alanları iyice tanımlamak ve belirlemek durumundadır. Suç teşkil eden malın sergilenmesine ve satılmasına izin vererek suça zemin hazırladığını, kalemi ve emeğiyle geçinenleri zarara uğrattığını anlamak durumundadır.
Kadıköy Belediye Başkanı’nın CHP’li olduğuna bakılırsa, yoksa bu CHP’nin resmi kültür politikası da, biz kalemi ve emeğiyle geçinen sanatçıların bunu anlaması için Kadıköy pilot bölge olarak mı seçildi?
DİNLEYİCİLER ARASINDA Bülent Somay, Skye Edwards’a âşık olduğunu söyleyip durdu. Yanında elbette sevgilisi Tuna Erdem vardı! Aynı zamanda müzikle de uğraşan Bülent Somay gibi benden önceki kuşak insanlarını, günümüz müziği hakkında gereksiz bilgimle ezer, sürekli yeni topluluklardan söz eder ve bütün bunlardan hafif sadist bir zevk alırım! O gece de öyle yaptım; ama Somay’ın Skye aşkından kimseyi dinleyecek hali yoktu.
"Söz" gazetesinin kültür - sanat sayfasında Bülent Somay ile birlikte çalışmıştık. Benim şiirlerimi İngilizceye çeviren adamdır. Yıllardır "Yaz Geçer" üzerinde çalışıyor. (Bu arada kaç yaz geçti, o ayrı konu!) Kolay kolay şiir çevirisi beğenmeyen Yıldırım Türker bile onun çevirilerini beğenir.
Kalabalık arasında İzzet Öz’e rastlıyorum. O, Ankara Radyosu "hafif batı müziği prodüktörü", ben sıkı bir radyo dinleyicisi iken ona gönderdiğim bir mektubu bulmuş geçende. Sıradan bir mektup değil bu, resimler yapıştırılmış albüm gibi bir şey herhalde. O sıralar radyoda müzik prodüktörü olmak istiyordum.
İzzet Öz’ün teyzesi İsmet Hanım, yıllar yılı Ankara Radyosu’da "Radyo Tiyatrosu", "Arkası Yarın" gibi programlardan sorumlu tiyatro bölümünün müdürlüğünü yapmıştır. Benim, "Dört Kişilik Bahçe" ve "Ölümburnu" adlı radyo oyunlarım Ankara Radyosu yapımlarıdır. "Dört Kişilik Bahçe", en sık yayınlanan yerli radyo oyunu olma rekoru kırmıştı o yıllarda. Radyoda müzik prodüktörü olmak ciddi bir iş ve uğraştı o zamanlar; radyo oyunlarını ise herkes dinlerdi.
Sonra Maslak Venue’nün sahibi Ali Güreli’ye rastlıyorum. Ben, sekiz yıl kadar Ali Güreli’lerin kiracısı olarak, benden önce Ali’nin oturduğu Gümüşsuyu’ndaki evde oturmuştum. Ali, şimdilerde kendini bütünüyle "The Marmara"ya vermiş Bike Gürsel ile evlenince, o evden çıkmış, yerine ben taşınmıştım. Tanışmamız da o sıralara rastlar. Bike, Ankara’dan Yıldırım’ın arkadaşıydı.
Güllü Aybar; Nahide Büyükkaymakçı da o gece oradalarmış, göremedim. Bir ara Kanat Atkaya gözüme çarptı. Ama Oray Eğin orada olsaydı, kaç haftadır listesinden inmediğim "Kent Fısıltıları"nda bu kez üzerimdeki tişörtten söz ederdi mutlaka. Gece boyu nereye gittiysem bu tişört konuşuldu. Sırtında ve tek kolunda yer alan siyah zemin üzerine fosforlu rakamlarla yazılmış çeşitli saatlerin ne anlama geldiği soruldu. Barcelona yapımı "Custo" marka bu tişörtlerden yaz boyu sırtımda çok göreceksiniz, demekle yetindim. Bütün bir yılı siyah takım elbiseyle geçireceğimi düşünmüyordunuz herhalde.
Konser çıkışı herkes bir yerlere dağıldı, kimiler Park Orman’daki "partyöye giderken, biz yeni açıldığından beri hiç gidemediğim 14’e gittik ilkin, ardından BarBahçe ve Deja Vu’ya gidildi.
14’ün kapısında Ceylan Çaplı ile ayaküstü sohbet ettik. Şimdiki Maslak Venue’yü önceleri "2019" adıyla Ceylan Çaplı işletiyordu.
Ceylan’ı Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu’nun müdürü iken tanımıştım. Bir bar açma fikrini çok desteklemiştik. Daha sonra "Tekila" diye bir bar açtı. Anılarımda özel bir yeri vardır o barın. Hemen her gece Zeki Müren gelir, hep aynı yere otururdu. Asker arkadaşlarımdan biri olan Ragıp’ın barın ortağı olduğunu öğrenmiştim. Egemen Bostancı’nın yeğeniydi ve bir kaza sonucu dünyadan erken ayrıldı.
Bunları anlattıkça, Pedro Almodovar’ın filmleri geliyor aklıma. Onun filmlerine baktığınızda, dünyanın yalnızca birkaç kişiden oluştuğunu, onların da hep tuhaf rastlantılarla bir araya gelip yollarının kesiştiğini görürsünüz.
HECE ROMAN ÖZEL SAYISI Aylık edebiyat dergisi Hece, mayıs, haziran, temmuz sayılarını "Türk Romanı Özel Sayısı" başlığı altında, tek ciltte kapsamlı ve hacimli bir sayı olarak çıkarmış. Dergilerden taranmış, tez çalışmalarından alınmış yazıların yanı sıra bu sayı için özel olarak yazılmış yazılardan oluşan yüklü, geniş kapsamlı, yararlı bir toplam çıkmış ortaya. Kitaplığınız için bir başvuru kitabı. Hece daha önce de aynı genişlikte şiir ve öykü özel sayıları çıkarmıştı.
Sağ kesim yazarlarına ve ürünlerine, sol kesim dergilerinde ve geniş okur bağlantısı olan büyük medya kuruluşlarının dergilerinde pek rastlanmıyor. Bu çeşit toplamlar onların varlığına dikkat çekmesi açısından önem taşıyor. Bu kesimden benim yıllardır özel bir ilgiyle okuduğum iki ad var: Samiha Ayverdi ve Münevver Ayaşlı. Sırası gelmişken bu adların yazı maceralarına sizin de dikkatinizi çekmek isterim.
Bu arada bu özel sayının sonunda roman ve romancılar üzerine yazılar, kitaplar listelemesinden, "1872-2002 yılları arasında yazılan Türk Roman Bibliyografyası"na uzanan geniş bir kaynakçanın yer aldığı yararlı bir bölüm var.
Yazara e-mail
KÜLTÜR & SANAT


Salsa gecelerinden asit caza
Çok dinlenenler
Haberiniz olsun
Çok izlenenler
Çok okunanlar
"Ödül mink bir kürk gibidir"
Bağımsızlık ve mizah onların karakteri
Yorgun tekerlekler
Dergilerle serinlemek için...
"Türkiye’nin 30 yılını yakamayız!"
Dalgınlık halinin ressamı
Vialli gibi bir küratör
"Femme fatalemiş! Kıçımın kenarı!"
Coen kardeşlerin patetik sonatı
Uzaklardan gelen mesaj
Kırsal alanda cinsel oyunlar
Babalık davası
Köfte ile patates
Tanık olunacak şiirler
EB ile adım adım
Dijital sanatta Latin başkaldırı
Sarkis ile yolculuk
Hep yek, hep kız başına
Ortaya karışık caz
İşkenceciler afişe ediliyor
Paha biçilmez mozaikler
Beşi bir yerde rock!
Bu yaz çok büyüyecek
Düzce’den Beyazıt’a "Uğurlu" albümler
Hem tatil yap hem film
Haftanın albümleri
Dünyada markalaşmak lazım!
Futbol ve turizm
Hayat atölyesi
9. Caz Festivali ve web’de caz...
Yeni yayınlar
SAYFA BAŞI

|
|

|