
|

İş Bankası Pamukbank’a neden talip?
Ekonomi basını için dünün sürprizi, Pamukbank’ın talipleri arasında İş Bankası’nın da yer almasıydı. Pamukbank’ın bir küçük bankaya sağlayacağı artı sinerjiyi, İş Bankası gibi kendinden büyük, 2 katı şube ağına sahip bir bankaya sağlaması beklenemezdi. Dolayısıyla onların vereceği fiyatın İş Bankası tarafından ödenmesi makul olamazdı.
Yoksa bu Pamukbank işi, İş Bankası Genel Müdürü Ersin Özince’nin bir süredir dilinde olan milli bankacılık söyleminin bir parçası mıydı?
En iyisi Özince’nin kendisine sormaktı. Ben de öyle yaptım. Özince önce "Bir özel strateji falan söz konusu değil. Bizimki sadece Pamukbank’la ilgili gelişmelerin dışında kalmama arzusu," dedi. "Bu bir teklif verme de değil, bilgi almadır. Belki bankamız yetkilileri, gerekli tetkiklerden sonra teklif vermeyi uygun görmeyeceklerdir," diye ekledi.
Kendisine "Pamukbank, diğer yerli bankalarla rekabet ederek oluşmuş bir değer. Yabancıya satılmasın" şeklinde bir görüşü olup olmadığını sordum.
"Milli sermaye tanımını doğru yapmak gerek. Türkiye’de parmağını taşın altına sonuna kadar koymuş, Türk yasalarına göre çalışan Türk Pirelli ya da İş - Tim gibi şirketler, ben milliyim diye geçinen nice Türk şirketinden daha fazla millidir benim gözümde" dedi.
Açıkça konuşmadık, ama benim anladığım şu: HSBC gibi daha önce Türk piyasasında anlamlı bir yer tutmamış bir yabancıya, Demirbank misali çöpsüz üzüm haline getirilmiş bir banka lisansının daha ikram edilmesini istemiyor Özince, ama açık etmiyor:
"Pamukbank, bayağı ciddi perakende ağı olan bir müessese. Bizim inisiyatifimizin olmadığı bir ortamda değerlenmemeli diye düşündük. Biz de dahil olursak, hem kendi açımızdan hem de Pamukbank’ın bizden bağımsız satışı açısından daha sağlıklı olur sonucuna vardık," demekle yetiniyor.
Siyasette konsolidasyon yoksa, Derviş de yok Devlet Bakanı Kemal Derviş çok isabetli bir mola aldı. Siyasette konsolidasyonu sağlama çabalarında başarıya ulaşamazsa, "Ben bu işte yokum" diyebilir de...
Sihirli değneğini değdireceği partiyi ihya edeceği kesin. Barajın altındaysa üstüne çıkacak, üstündeyse oy yüzdesini yükseltecek. Ama bu Derviş için bir anlam ifade etmiyor galiba. Çünkü o, sırtındaki ağır sorumluluk nedeniyle ister istemez şimdiden seçim sonrasını planlamaya başlamış.
"Ben katılacağım partiye 3 - 5 puan getirebilirim, ama bu Türkiye’ye ne getirir?" Anlayabildiğim kadarıyla kafasındaki temel soru bu.
Ayakları yere bastığı için hayal peşinde değil: "Benim katılmamla oyunu yüzde 8 - 9’dan 12 - 13’e çıkaracak bir parti, ülkenin bugün içinde bulunduğu ekonomik sorunların ve alması gerekli radikal kararların altından kalkamaz" diye düşünüyor, güçlü bir ittifakı olmazsa olmaz görüyor.
Derviş’in bu kritik dönemeçteki arzusu, geçen haftaki temaslarında da görüldüğü gibi Türkiye’nin siyasetinde bir konsolidasyona yol açabilmek. Siyasi Partiler ve Seçim Yasası değişmese bile iyi niyetle oluşturulacak bir ittifak modelinin, seçimlerden çıkacak oy yüzdelerine göre seçim sonrasında devreye sokulabileceğine inanıyor.
"Küçük olsun, benim olsun" inadındaki siyasi figürlerimizi, ülke yararı için benzeri parametrelere getirmek ihtimali bana göre sıfır. Bu yüzden de Derviş, siyasete girmekten toptan vazgeçtiğini ilan ederse şaşırmayacağım.
Pekiyi o takdirde "Sağ - sol fark etmez, oyum Derviş’in gireceği partiye" diyen seçmenin düş kırıklığı ne olacak? Derviş, partiler arası ittifakı sağlayamazsa, belki de kendisi adına (bağımsız aday olarak) bir partiyle seçim ittifakı yapar. O parti yine ihya olur. Derviş de Parlamento’ya girdikten sonra bağımsız olarak yoluna devam eder.
mtamer@milliyet.com.tr
SAYFA BAŞI

|
|

|