
|

Hayat atölyesi
MURATHAN MUNGAN
Bir yüzyıl imzası olarak Jacobsen Hafta içi, yüzyılımızın en büyük mimar ve tasarımcılarından biri olan Arne Jacobsen’in, Proje 4L’deki sergisine gittim. Aslında Vizyon Dekorasyon Dergisi’nin ağustos sayısında yayımlanacak "randevu" köşesi için yapılacak çekim içindi. Bu sayfaların içeriği gereği, yediğim, içtiğim, gezdiğim, alışveriş ettiğim mekânlarda görüntülenecektim. Bir sergi olarak da Arne Jacobsen’in sergisini seçmiştim. Bu sergiye Köln’deyken gidememiştim ve burada kaçırmak istemiyordum.
Bu yıl, Arne Jacobsen’in doğumunun 100. yılı nedeniyle dünyanın birçok merkezinde sergiler açılıyor. Türkiye’den de Proje 4L bu sergiye ev sahipliği yapıyor.
Arne Jacobsen adını şöyle bir duymuş olabilirsiniz, onu hiç tanımayanınız vardır; adını bilmeseniz de mutlaka yaptığı koltuk, sandalye, aydınlatma tasarımlarından birini tanıyor, biliyorsunuzdur. Hatta üzerinde oturduğunuz sandalye ya da tuttuğunuz kapı kolu bile onun tasarımlarından biri olabilir.
Arne Jacobsen, modernmizmin öncülerinden, yaşamı neredeyse modernizmin tarihiyle atbaşı gidiyor. Hem geçtiğimiz yüzyıla, hem modernizme damgasını vurmuş önemli adlardan biri. Memleketi olan Danimarka’da, mimar olarak tasarladığı "Bellevue Tiyatrosu", "Munkegaard İlkokulu", "SAS Royal Oteli" ve "Danimarka Ulusal Bankası" gibi binaların çoğu şimdiden tarihe geçmiş yapılar... Ayrıca özgün mobilya tasarımında yüzyılın en büyük imzalarından biri olduğu tartışılmaz. Kullandığı "kırmızı"lar ve "kırmızı"yı kullanma biçimi, benim için olağanüstü! (Sergideki her kırmızı koltuğun, sandalyenin üzerinde tek tek fotoğraf çektirdim.) Ayrıca, sonradan taklitleri ve benzerleri çoğalan "dil", "karınca", "yumurta" ve "kuğu" tipi sandalye, koltuk ve kanepe tasarımlarının yanı sıra, çeşitli aydınlatma elemanları tasarımlarıyla da haklı bir ünün sahibi Jacobsen.
Jacobsen’i daha önce hiç tanımadıysanız, bu çok iyi bir fırsat; tasarımcı demenin ne demek olduğu hakkında fazla bir bilginiz yoksa, bu çok iyi bir başlangıç. Üşenmeyin, atlayıp gidin Proje 4L’ye, sergiyi gezin, kataloğu karıştırın. Tasarımın bu büyük ustasıyla ve onun çeşitli işleriye tanışın. Bundan böyle "tasarımcı" sözcüğünü kullanırken daha dikkatli olacaksınız.
PROJE 4L İSTANBUL GÜNCEL SANAT MÜZESİ Ne kadar hoş, ferah bir mekân. Daha önce hiç gitmediyseniz, yazık olmuş! Jacobsen sergisini fırsat bilip burayı mutlaka görün. Yeri gelmişken, Vasıf Kortun’un şahsında mekâna ve kuruma emeği geçen herkesi kutlarım.
Ayrıca "enstalasyon tiyatrosu" için çok uygun bir alan olduğunu söylemek isterim. "Enstalasyon Tiyatrosu" fikri etrafında örgütlenmiş disiplinlerarası ilişkilendirmelere ait gösterilere olanak sağlayan zengin, geniş, gösterişli bir alana sahip bu mekan, keşke bu biçimde de değerlendirebilse, diye aklımdan geçirmedim değil.
Bu arada Arne Jacobsen için hazırlanan kitapçık, Jacobsen’e yakışır bir zarafet ve işlevsellikte. Son yıllarda gördüğüm en güzel sergi kataloglarından biri. Grafik tasarımcısı Emre Çıkınoğlu’nu kutlarım.
Ayrıca müzenin çok hoş bir kafesi var. Çekim sonrasında "Vizyon Dekorasyon" dergisinden Karolin ve fotoğrafları çeken Eren ile oturup bir şeyler yedik. Kafe’nin tasarımının Mahmut Anlar’a ait olduğunu bilmiyordum; Karolin’den öğrendim. Mekana çok yakışan, hoş, serin, şık bir iş çıkarmış Mahmut Anlar. Kutlarım.
BİR İYİ BİR KÖTÜ "Charlie Parker’ı Anma Gecesi"nde Açık Hava’daydık. Gerçekten çok iyi bir konserdi ama ben gene de cazı evde ya da caz kulubünde elimde içki kadehiyle dinlemeyi sevdiğime bir kez daha karar verdim. Geçmişte de Keith Jarrett’tan, Chick Corea’ya varana dek birçok ustayı dünya gözüyle sahnede seyretmek, kimi zaman sahnedeki doğaçlamalarını izlemek keyfini tattım ama bu çeşit büyük konserler ile caz müziği benim kafamda bir türlü örtüşmüyor. Charlie Parker’ın yanında davul çalmış olan Roy Haynes’ı, üstelik Parker’a adanmış bir gecede seyretmek çok hoş bir duyguydu elbet. Tepemizde sallanıp durarak bizi müzikten koparan kameraların gerginliği bile keyfimizi bozmadı.
Venue Maslak’taki Cake konseri ise tam bir felaketti. Hem grup pek kötüydü, hem seyirci... Albümlerindeki "cool" tavırdan, mesafeli duruştan eser yoktu. Türkiye yalakalığı yapmaktan şarkı söylemeye fırsat bulamayan bir taverna şarkıcısıyla karşı karşıyaydık.
"Nugget" müzik, malzemesi ile arasındaki mesafeye tutum alan, popüler olanı popülarize etmeden sunan bir müziktir. Cake, bugüne kadar albümlerinde bunu yapıyordu. Biz de bu yüzden seviyorduk. Ben öyle aman aman Cake meraklısı değilimdir ama meraklı olan tanıdıklarım gerçek bir hayal kırıklığı yaşadı. En büyük alkışı "Perhaps Perhaps Perhaps", "I Will Survive" gibi "cover" şarkılarının alması da bu işte bir tuhaflık olduğunu gösteriyor.
CNBC - e AYIBI Güzel filmler seçiyorlar. Birçok kaçırdığımız ya da yeniden görmek istediğimiz filmi orada seyrediyoruz. Ama ne yazık ki, altyazılara gereken özeni göstermedikleri gibi, filmleri de "sansürlüyorlar".
Benim için hoş da bir anısı vardır: Arkadaşım Elçin Yahşi’nin kız kardeşi Melda’nın Los Angeles’daki evinde yarısına kadar seyredebildiğim Hal Hartley’in "Henry Fool" filminin bu kez tamamını seyretme umuduyla oturdum ekran karşısına. Filmde, adamın baba olacağını öğrendiği bir sahne vardır. Koşa koşa tuvalete kapanır. Kız da peşinden gider ve aralarındaki önemli konuşma adam tuvaletini yaparken geçer. Bu adam, başka bir yönetmenin şömine önünde, yemek masasında ya da pencere kenarında yaptırmayı seçeceği konuşmayı, tuvalette yaptırmayı seçtiği için Hal Hartley’dir. Rahatsızlık veren bir sahnedir elbet ama adam da bunun için böyle çekmiştir. Bu bölüm CNBC - e’deki gösteriminde olduğu gibi atılmıştı.
İlk "Güven" filmiyle keşfettiğim - hâlâ en sevdiğim filmidir -, "Sıradan Adamlar", "Flört" filmlerini zevkle izlediğim Amerika bağımsız sinemasından önemli bir ad Hal Hartley. Onu izleyenler ya da sonuna kadar seyredecek olanlar bellidir. Böyle filmler göstermek zorunda değilsiniz ama gösteriyorsanız da bunu "ruhuna ve hukukuna" uygun olarak yapmanız gerekir. Bizi Hal Hartley’den ve benzerlerinden korumayın!
Bizi bu sansürcü zihniyetten koruyun!
YAYINEVLERİNİN KATALOG YENİLENMESİ SORUNU Beyoğlu İstiklal Caddesi’ndeki "Literatür Kitabevi" sokağa açıldıktan sonra "vitrin" sahibi oldu. Daha önce binanın üst katlarında sürdürüyordu etkinliğini. "Karaca" mağazasının giriş katını boşaltmasından sonra sokağa açılmış oldu.
Yaz boyu vitrinlerini yazarların seçtiği kitaplarla düzenlemek istediklerini söyleyip bana başvurduklarında, biraz zaman istedim kendilerinden. Konusu ya da üst başlığı ne olursa olsun seçme yapmak zor bir iştir. İnsanı, hep birilerine haksızlık ettiği duygusuna kilitler. Mevsim yaz, insanlar tatile çıkıyorlar, daha çok boş zamanları olduğu, kitap okumaya daha çok zaman ayırabilecekleri düşünülüyor. Bu aynı zamanda gözden kaçtığını düşündüğünüz kitaplara dikkat çekmek ya da çok sevdiklerinizi anımsatmak için iyi bir fırsat. Sonuçta farklı okuma zevklerine ve eğilimlere seslenen bir liste yaptım. Önümüzdeki hafta, yolu İstiklal Caddesi’ne düşenler seçtiğim kitapları göreceklerdir.
Ama bu arada yayıncılığın önemli bir sorunu olan, katalog yenilemek konusundaki yavaşlıklarıyla bir kez daha karşılaşmış oldum. Kitabevi, haklı olarak vitrinde görülen kitapları içeride bulundurmayı amaçlıyor. Ama daha ilk adımda seçtiğim yakın tarihli kimi kitapların baskılarının tükenmiş olduğu ve yenilenmediği ortaya çıktı. Örneğin, böyle bir listede mutlaka bulunmasını istediğim Jane Bowles’un "Ağırbaşlı İki Hanımefendi" adlı kitabının baskısı tükenmiş ve yenilenmemiş. Yaz mevsimine çok yakıştığını düşündüğüm Gustave Flaubert’in "Gönül ki Yetişmekte - Bir Delikanlının Romanı" da öyle. Italo Calvino’nun "Görünmez Kentler"i ne zamandır bulunmuyormuş. Raymond Carver’ın, Flannery O’Connor’ın, Marguerite Yourcenar’ın, Marguerite Duras’nın, Ray Bradbury’nin kimi kitapları da... Bu listeyi uzatabilirsiniz ama görünen o ki, bu durum yazarın, okuruyla olan süreklilik ilişkisinin kopmasına neden oluyor, kitapların kendi maceralarını yaşamasını engelliyor. Çok sayıda kitap yayımlamak, katalog genişletip zenginleştirmek üzerine kurulu yayın politikaları uygulayan yayınevleri, kataloglarını da aynı tempoyla yenileyemediklerinde sorun çıkıyor.
Yanı sıra geçmiş yıllarda basılmış bazı kitapların baskılarının zaman içinde hiç yenilenmemiş olması, onları yeni okurlar için tamamen bilinmez kılıyor. Bunun en tipik örneğiyse, James Baldwin. Onun, "Kara Yabancısı"na ya da "Giovanni’nin Odası"na bu listede yer vermek isterdim. Ne yazık ki, bu kitaplara zaman zaman sahaflarda rastlanabiliyor ancak.
Truman Capote’nin Türkçede 1966’da "Soğukkanlılar" adıyla basılan muhteşem romanı ne yazık ki bir daha yayımlanmamıştır. Çevirisi güzel ama eskidir. O kitabı bir yaz sıcağında okuduğumu anımsıyorum. Erskine Caldwell’in "Belalı Yer"ini de gene bir yaz sıcağında okuduğumu anımsıyorum. Juan Rulfo’nun "Pedro Paramo"sunu da... Benim için yaz kitapları böyle bir şeydir. Yalnızca bir mevsimin değil bir iklimin kitaplarıdır.
Kimi eski yazarlarımızdan seçme yapmak istediğimdeyse, yazınımızın önemli bir sıkıntısı olan "sadeleştirmek" sorunuyla karşı karşıya kaldım. Benim okuduğum, sevdiğim yazarlar ve onların kitaplarıyla bu "sadeleştirilmiş yazarlar"ın kitaplarının aynı olmadığını gördüm bir kez daha. Yoksa, en azından daha önce okumamış olanlar için "Aşk - ı Memnu"yu ya da "Mai ve Siyah"ı önermek isterdim doğrusu. Genç okurlara, okuma keyfi adına zorlansalar da, eski yazarları "kendi dilleriyle" okumalarını salık veririm.
NİCEDİR YAZ, KONSERLER MEVSİMİ Her gece bir yerde bir konser var. Bütün bir yaz böyle geçeceğe benziyor üstelik. Hepsine yetişmek mümkün değil elbet. Bu arada geçtiğimiz kış kaçırdığımız ya da yeniden görmek istediğimiz filmleri toplu gösterim programlarında yakalamaya çalışırken...
Geçtiğimiz hafta Babylon’da Mustafa Avkıran ile birlikte "Maharaja"yı izledik. Mustafa Avkıran biliyorsunuz benim Mezopotamya Üçlemesi’nde yer alan üç oyunumu arka arkaya on bir saat oynatarak rekor kırmış bir yönetmendir.
Maharaja konserinin özellikle ilk yarısı beni çok etkiledi. Yaptıkları müziğin doğası gereği, ikinci yarı ister istemez tekrara düştü.
Müzisyen, dansçı ve şairlerden oluşan bu topluluğun bugün icra ettikleri müziğin "büyük göç" zamanlarından kalma olduğu söyleniyor. Hindistan’da "sanatın gizli köleleri" anlamına gelen "kalakar" olarak anılıyorlarmış. Ritmin, temponun sarmal biçimde kendini katederek tekrarlaması üstüne güzel bir konser sundular. Kendini, Anglo - sakson müziğin merkezinde görüp yalnızca "öteki olan"a, "farklı olan"a, "etnik olan"a duyulan ilgiyle uzak, soğuk dinleyenler olduğu gibi, kalbi ve gövdesiyle katılarak dinleyenler de oldu. Bu çeşit gösterilerdeki seyirci profili, Türkiye’nin doğu - batı meselesi üzerine ilginç saptamalara yol açacak görüntüler sunuyor insana.
Ortada kıvrak bir Hint dansı sunan dansçıyı hayranlıkla seyreden Ayrıntı Yayınları’nın editörü Ömer Faruk, "Neden kadınlar, kadın olmak için doğuya değil de, batıya bakarlar?" diye sordu. Ben de, "Öncelikle, o bir kadın değil, bir erkek," dedim. "Bizdeki köçek benzeri böyle bir Hint geleneği vardır." O da bunun üzerine, bana inanmayarak arkamızda duran Radikal gazetesi kültür - sanat sorumlusu Cem Erciyes’e sordu. Bu da yetmiyormuş gibi, bu tutumunu "editörlüğüyle" açıkladı. Çok eğlendik!
Maharaja’nın müziğini merak ediyorsanız, "786" adlı albümlerini salık veririm. Hiçbir yerde bulamazsanız, internetten sipariş verin. "786", Müslümanlıktaki "bismillahirrahmanim"in numerolojik karşılığı olmakla kalmayıp, Hare Krishna’yı da temsil ediyormuş.
Yazara e-mail
KÜLTÜR & SANAT


Çıtır, balkabağı ve Cami
Çok dinlenenler
Haberiniz olsun
Çok izlenenler
Çok okunanlar
"Bayan rengârenk"in matrak kitabı
Yaz için bir figür karması
Eyvah! Tuvaletim evin kariyer bölümünde!
Faytonuyla ağıp gitti
Kahraman Türk küçükleri
Dört koldan sanat
Zamane cadısından şahane melankoli
Nerede kalmıştık?
Akılsa akıl, hüzünse hüzün
Michael Radford’dan doğaçlama dersi
Ekranda PC var
Yazar dediğin şovmen midir?
Perdeci adamın perdesiz çizgileri
Sıcak sıcak sanat
Muslukları ‘açuk’ koyanların sonu
Saltanat sürmek için doğmuş
Eklektik ve mütevazı hip - hopçu
‘Tatlı’ kızlar eğleniyor
Çocuklar heves etmiş
Gezici sinema şenliği
Psikoloji, gizem, korku
Feminen dokunuş
Kaş’da festival vakti
Siyah - beyazın aynalardaki kimliği
Caza veda
Pasaport verilirse çalıyor
Ankara’ya yazlık sinema
Olanaksız olan nedir?
Hacker hazretleri
Ozanın ölümü
Hayat atölyesi
Karabuda, Tekin ve Gümüşlük Akademisi
Yeni yayınlar
SAYFA BAŞI

|
|

|