
|

Çok şükür sürprizlerle doluyuz!
Yüksek dağların arasında adeta slalom yapan küçük bir uçağın penceresinden bakıyorum. Bir tarafta Munzur Dağları var, öteki taraftaki dağlar Karadeniz ile Doğu Anadolu’nun sınırını belirlemek için oraya konulmuş gibi sanki...
Bulutlar izin verdikçe aşağıda Erzincan Ovası görülüyor...
Küçük küçük parsellere ayrılmış binlerce tarla görüyorum, kimisi nadasa bırakılmış...
Tarlaların arasındaki yolların birleştiği kavşaklarda küçük köyler var. Beyaz badanaları, kırmızı kiremit damları seçilebiliyor... Bir de küçük inek sürüleri...
İnsan geçici bir hafıza kaybına uğrasa, bir an için İsviçre’ye inmekte olduğunu bile düşünebilir.
Mutluluktan sıkılıyorlar Aşağıdaki büyük boşluk, burada da yaşamın en az İsviçre’deki kadar sıkıcı olduğunu düşündürtüyor bana...
Ama ikisi arasında yine de bir fark olmalı..
Bugün Milliyet’te okuyacağınız bir haber farkın nerede olduğuna işaret ediyor aslında... İsviçreliler "mutluluktan" sıkılıyorlar... Her şeyin şaşmaz bir düzen içinde olmasından, gelecek korkusu olmamasından, günlük hayatlarını bozup sarsacak herhangi bir sürprizle karşılaşmamaktan sıkılıyorlar..
Oysa araştırmacılara verdikleri yanıtlar hepsinin mutlu olduğunu gösteriyor. Büyüklere saygılılar, küçükleri seviyorlar, çalışmaktan mutlu oldukları birer işleri var vs..
Ama hayatlarında sürprize yer yok.. Bunun için sıkılıyorlar.
Her şey aynı Her gelen gün bir öncekinin aynısı.. Aynı saatte kalkıp, evden aynı saatte çıkıyorlar. İşe hep aynı sürede varıyorlar. Tren rötar yapmıyor, otobüs gecikmiyor, trafik tıkanmıyor... Akşam yine aynı şey... Saat en geç onda da ışıkları söndürüp, yataklarının içinde kayboluyorlar.
Günlük yaşamın tekdüzeliğine bakacak olursanız, genç aşıkların bile günün aynı saatinde aynı şekilde sevişip, birbirlerine hep aynı sözleri söylediklerini düşünebilirsiniz...
Bizde her gün ‘bomba’ Çok şükür ki her gün bin tane sürprizle karşılaştığımız bir ülkemiz var... İşinize, randevunuza zamanında yola çıksanız bile zamanında yetişip yetişemeyeceğinizi hiçbir zaman bilemiyorsunuz... Her gün bir "bomba haber" gazetelerin manşetinde bizi bekliyor. Bunu o kadar kanıksamışız ki çoğu zaman başka ülkede olsa on gün manşetlerden inmeyecek bir haber daha üçüncü günde yerini en az kendisi kadar ilginç bir başka olaya bırakabiliyor.
Ama uçağın küçük penceresinden seyrettiğim Erzincan Ovası’nda küçük köylerin arasından geçerken müthiş bir boşluğun beni ve ruhumu da sarıp sarmaladığını hissediyorum.
Bana göre değil Burada yaşayabilir miyim, kaç gün yaşayabilirim, büyük kentin gürültüsünün ve kargaşasının yerine buranın insanın kulağında çınlamalara neden olan ıssızlığını koyabilir miyim? Yanıt verilmesi çok zor bir soru...
Hayalimde bir ev canlanıyor. Odaları kitaplarla doldurulmuş, uydu antenli televizyonu olan, bir odası video kasetler ve DVD’lerle dolu bir ev... Buradaki büyük sıkıntıyı insan ancak böyle aktive edebilir diye düşünüyorum..
Otomobilin camından bakarken bir köy evinin bahçesinde üzerinde renkli giysiler olan küçük çocuklar görüyorum. Hepsi çok neşeli... Ben neden sıkılacağımı düşündüm diye kafama takılıyor... Buralarda bu kadar insan yaşıyor, canları sıkılıyor mu ki, benim de sıkılsın?
Her yerin kendine özgü bir yaşam ritmi olduğunu bilmiyor muyum ki? Rio’daki tempoyla İstanbul’daki bir mi? New York’un ritmiyle Barcelona’nın ritmi aynı mı ki? Buradaki yaşamın da kendi iç hızı var ve insan o hızın içinde, o hıza ayak uydurarak yaşayabiliyor..
Bütün mesele "yavaşlık" ile "hız" arasındaki farkta gizli... Yavaşlık duygusunu yaratan da uçağın camından bakarken ıssız gibi görünen bir ovanın yarattığı büyük boşluk duygusu aslında...
Bu boşluk hiç bana göre değil...
mehmet.yilmaz@milliyet.com.tr
SAYFA BAŞI

|
|

|