29 Temmuz 2002 Pazartesi


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
·  KÜLTÜR & SANAT  
·  SERİ İLAN  

 


BELGELER

AB- KATILIM ORTAKLIĞI BELGESİ
KOPENHAG KRİTERLERİ



Radikal oylar % 50’ye yakın

SOHBET ODASI

     DERYA SAZAK

     "Ancak bu oylardan yararlanan partiler ‘esas olarak din veya etnik merkezli politikalar bize oy getirdi’ sonucuna varırlarsa onlar da yanılırlar. Çünkü bunların yarıya yakını dönemsel protesto oyudur"
     
     ODTÜ Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Sencer Ayata Milliyet’e konuştu
Sayın Ayata, Türkiye siyasi belirsizliği aşmak için bir erken seçime gidiyor. Sizce seçim özlenen istikrarı getirebilecek mi? Seçmenlerin siyasi tercihleri neye göre oluşacak?
     - İsterseniz önce siyasi parti sistemini etkileyen siyaset dışı güçleri değerlendirelim. Son 20 yılda etkisini artıran üç grubun altını çizebilirim: Birincisi IMF, Dünya Bankası gibi uluslararası ekonomik aktörler. İkincisi iş dünyası ve medya eksenli bir güç odağının siyasete yüklenmesi. Üçüncüsü de iç ve dış güvenlik alanındaki geleneksel konumuyla ordunun siyasi alandaki girişim ve müdahaleleri.
     
Soru: 28 Şubat’ta yaşadığımız gibi.
     - Evet, üçünü birden aldığımız zaman aslında siyasetin hareket alanının bu güçler tarafından önemli ölçüde sınırlandığını görüyoruz. Siyaset toplumun önünü açacak olan gerekli temel iradeyi ortaya koysun derken, bunun oldukça daraltılmış bir siyasi parti sistemiyle gerçekleşmesindeki güçlüğü nedense gözden kaçırıyoruz.
     
     Siyasi kültürümüz oldukça parçalı
Siyaset kurumunun güçsüzleşmesinde yönetim kadrolarının da kusuru yok mu? Örneğin her seçim döneminde topluma daha iyi bir gelecek vaat eden partiler, çözüm üretemedikleri gibi, toplumu yoksullaştırmanın bedelini ödemeden defalarca seçmenin karşısına çıkıyorlar. Bu da sisteme olan güvensizliği artırıyor.
     - Yerinde bir değerlendirme. Siyasi partiler sisteminin kendisi de bu güçsüzlüğe ortam hazırlıyor. Türkiye’de şöyle bir şanssızlık var, bazı ülkelerin siyasi kültürleri daha homojendir. Bizim tarihten devraldığımız ve bugün toplumsal değişmeyle yeni boyutlar eklediğimiz siyasi kültürümüz oldukça parçalı. İşte bir yanda bakın Sünni, Alevi, Kürt etnik gruplar Türk, Laik, İslamcı, 1970’lerde sağ sol ayrımı vardı. Bugün küresel, ulusal diye farklılaşıyoruz. Bu eğilimler oyları ayrıştırmakta ve sonuçta siyasi partilerin küçülmesine yol açan parçalanma süreci yaşamaktayız. Bu tür ayrışmalar siyasi partilerin içinde de gerilime yol açıyor.
     
     Partilerde tam bir beylik düzeni
Hatta bölünmelere... 28 Şubat ertesi Refah’ın küllerinden AKP doğdu. DSP de Ecevit’in rahatsızlığı sırasında yeni yapılanma sancısı çekerek bölündü. Şimdi bir yanda Tayyip Erdoğan öte yanda Cem - Derviş ikilisi var. Yeni Türkiye Partisi’ne şans tanıyor musunuz?
     - Türkiye’de yeni koşulların en önemli özelliği siyasi partilerin güçsüzleşmesi ve toplumda meşruiyet kaybı. Böyle bir atmosfer içerisinde siyasi partiler nasıl ayakta kalırız sorusuna yanıt arıyorlar. Bunun da stratejisi lidere bağlılık, adeta tek sesli parti oluşturma gibi homojen örgütlenmeden geçiyor. Partiler kendi etrafına kalın surlar çekmekteler. Böylelikle ortaya Beylikler düzeni çıkmaktadır. Parti içi muhalefetten arındırılmış bir siyasal örgütlenme. Kanımca bu modeli 1980 sonrası DSP uyguladı. Eskiden MHP öyleydi. Zaman içinde tüm partiler DSP’nin bu yumruk gibi parti modelini izlemeye başladılar. Bu tür yapılarda ayakta kalma esastır ama iktidar da olsanız küçülme kaçınılmazdır.
     
     Her seçimde oy akışkanlığı artıyor
18 Nisan 1999 seçimlerinde önde çıkan 2 partiyi de zor bir seçim bekliyor. Anketlerde durumları parlak değil; DSP baraj altında, MHP ise güçlükle geçebiliyor. Merkezdeki yüzde 70 - 80’lik kitleden söz ediliyor ama onun da talibi çok. AKP yüzde 20’yi aşan oyla iktidara mı gelecek? Seçmen hala kararsız.
     - Seçmenin büyük çoğunluğu sorunları çözecek partiler olduğuna pek inanmıyor. Onun için tepki gösteriyor, kerhen dediğimiz, zorlanarak götürüyor oy veriyor. Türk siyasi sisteminin yine bir temel özelliğidir: Oy akışkanlığı her seçimde artıyor. Seçmen bloklar arasında artmıyor sağ ve sol gibi ama siyasi partilerin kendi içerisinde yüzde 25 - 30’lara varan blok oy kaymaları oluyor. AKP’nin durumuna bakalım: Etnik ve dini etmenlere vurgu yapan partiler diyelim ki 1991’de yüzde 17 - 18 oy almıştı. 1995’te hızlı bir sıçramayla yüzde 35’e çıktı. 1999’da bu toplam 40’ı buldu. Sonbaharda seçim olacağını varsayarsak şunu kesinlikle söyleyebilirim ki bu oran yüzde 40’tan 45’e çıktığı gibi yüzde 50’yi zorluyor.
     
     Tarlanın ancak yarısını ekiyoruz
Açıkçası...
     - Dini ve etnik temalara temel vurgu yapan veya hatta o merkezde hareket eden siyasi partilerin oyları yüzde 50’ye çıkmış durumda.
     
Başbakan hangi veriye dayanarak konuştu bilmiyorum ama AKP’nin seçimden birinci çıkması, HADEP’in de Meclis’e girmesi haline ‘rejim sorunu’ doğabileceğini öne sürdü.
     - Şimdi etnik ve dini temelli oylar yüzde 50’ye ulaştığı zaman şöyle bir pencereden bakıyor, diyoruz ki, bizim bir tarlamız var. Tarlanın ancak yarısını ekip o yarısından beklediğimiz ürünleri alabiliyoruz. Öteki yarısını yokmuş gibi farz ediyoruz. Bu da ekonomik olarak ciddi geçim sıkıntısı anlamına geliyor. Şimdi vatandaşın geçim sıkıntısı gibi siyasi sistemde ciddi bir sıkıntı var: Buradaki sorun yüzde 50’de istediğimiz ürünler mi gelmiyor, tarlanın o bölümü işe yaramaz hale mi gelmiş, çölleşiyor mu? Merkezdeki erozyon bana göre parti içinde muhalifsizleşerek rahatlamanın siyasi bedeli ve faturasıdır. Tabii ekonomik krizin olumsuz etkilerini de unutmayalım.
     
     Türk tipi patlama böyle oldu
Merkezin erozyonu 1991 seçimleriyle mi başladı?
     - Gelinen noktada herkesin çıkarması gereken dersler var: Siyasiler kötüdür, hele bu hükümet çok hatalar yaptı, onun için oldu dersek biraz dar görüşlülük yapmış oluruz. Büyüyen, yüzde 50’ye varan tepki çoktandır birikiyor. Literatürümüzde hep Arjantinvari ‘patlama’ sözü vardır. Biz bu patlamayı ‘sokak ayaklanması’ olarak düşünüyoruz. Aslında patlamanın bir bölümünü aile içinde gördük. Artan suç oranlarında görüyoruz. Bence patlamanın bir bölümü de oyların bu ölçüde radikal diyebileceğimiz partilere yönelmesidir. Burada sadece son hükümeti ve koalisyon partilerini eleştirerek sorunları görmezden gelirsek yanlış yaparız. Yine yüzde 50’ye varan radikal oylardan yararlanan partiler ‘esas olarak din veya etnik merkezli politikalar bize oy getirdi’ sonucuna varırlarsa onlar da yanılırlar. Çünkü bunların yarıya yakını dönemsel protesto oyudur.
     
     Etnik ve dini kesimde ılımlaşma
Acaba bu partileri oy barajlarıyla Meclis’e sokmamak, baskı altına almak liderlerini siyasetten yasaklamak yerine ‘sistem’in içine almak daha akılcı olmaz mıydı?
     - Radikal oyların yüzde 50’ye yükselmiş olması bizi tabii ki çok daha ciddi ve derin sorgulamalara itecektir. Sağ sol ekseninin zayıflatılmasıdır buna yol açan. Çok karamsar bir tablo çizmek de doğru olmayabilir aslında, etnik ve dini temelli siyasi partilerde son 5 - 10 yıl içerisinde gözle görülür bir ılımlaşma eğilimi var. Güneydoğu’da 1990’larda esas çatışma şiddet eksenliyken bugün siyasallaşmaya dönüş var. AKP de en azından siyasi söylem düzeyinde ‘merkeze yaklaşmaya çalışan parti’ olma iddiasında. Bazı temel kabuller konusunda sistemin, rejimin diğer unsurlarına yakınlaşma arzusu var. Bu oy artışından rahatsız olan farklı çevreler var: Örneğin AB sürecindeki engelleyici rolü nedeniyle iş dünyası MHP’den daha çok şikayetçi. AKP veya İslami partiler düzeyinde daha çok bunu bir iç güvenlik tehdidi olarak görme eğilimindeki ordu ile gerilim görüyoruz. O nedenle şunun üzerinde durmamız gerekiyor: Daralmış olan siyaset alanını merkezden bakarak nasıl genişletiriz?.. Tarlanın daha çok hangi bölümlerini ekime açabiliriz sorusunu sorarken tarlanın diğer tarafında kaldığını düşündüğümüz aktörlere de ılımlı politikalarla merkeze ilerleme doğrultusunda gayret göstermelerini önerebiliriz.
     
     Yeni merkez sosyal politika istiyor
Merkez tanımını biraz açar mısınız?
     - Son dönemde medya tarafından tanımlanan bir merkez var: Ekonomik liberalizm, çağdaşlık ve laiklik. AB ve dış dünyaya açılmaya yapılan vurgu da merkezi tanımlıyor. Bir de sosyolojik merkez var. Onun içine Mucur’da bir ayakkabı tamircisi, Taşova’da şekerpancarı üreten bir köylü, Buldan’da bir tekstil işçisi, Bartın’da bir hastabakıcı girer. Ben en yoksul kesimden söz etmiyorum. Sosyolojik merkez bunlardan oluşuyor. AKP, MHP ve HADEP sosyolojik merkeze sesleniyorlar.Ekonomik krizden sonra merkezin sorunu geçim sıkıntısıdır. İstihdamdır. Şimdi bu merkez sosyal politika talep ediyor. Oysa bize medya tarafından tanımlanan merkez, sosyal politika boyutunu dışarı atan bir merkez anlayışıdır. Türkiye’de eğer sağ - sol eksenli sosyal politikayı merkez sola yerleştiren bir program çerçevesinde iş dünyasının da ekonomik maliyetini kısmen kabullendiği bir program uygulansaydı bugün karşımıza çıkan siyasi bunalım çok daha hafif boyutlarda olurdu.
     
     2. merkez anlayışına geçmek gerekir
Soru: Kemal Derviş tarafından ortaya atılan ‘liberal sosyal sentez’ merkezde çekim alanı yaratabilir mi?
     - Sayın Derviş veya başkası bu konuda ciddi vurgu yapacaksa elbette önemli olabilir ama izlediğim kadarıyla medya dünyasının merkez arayışında ben güçlü bir sosyal politika boyutu görmüyorum. Yeni bir siyasi oluşum yaratarak olsa olsa yüzde 30 - 35’lik sosyal demokrat oy alanını, bilemediniz yüzde 50 içerisindeki oy dağılımını etkilersiniz. Tarlanın öteki tarafını etkilemek için ikinci merkez anlayışına geçmek lazım.
     
     Türkiye’deki mahcup solu anlamak çok güç
Nasıl olacak?
     - Tarihi bir siyasi uzlaşmaya gidilebilir. Bu uzlaşmanın anahtar kelimesi güçlü sosyal politikadır. Bunun maliyetinin de ben 10 milyarlarca dolar olduğunu zannetmiyorum. Her yıl eğitime, sağlığa ve benzer alanlara yönelik 3.4 milyarlık kaynakla bunu sağlarsınız.
     
Clinton’ın da katıldığı Sisam’daki Avrupa solunun geleceği toplantısında neler tartışıldı?
     - Küreselleşmenin yarattığı derin eşitsizlikler karşısında sosyal boyuta yönelik olarak daha iddialı bir AB olabilir mi?. ABD’nin aksine sadece askeri değil sosyal politikalara da önem veren arayışlar ön plana çıkacak. Türkiye’deki mahcup solu anlamak bence çok mümkün değil. Biz eskiden olduğu gibi halka kurtuluş vaat eden iddialı sosyal politikalar koyamıyoruz. Avrupa bunu tartışıyor. Artık bunun arayışı içinde olmak lazım, Türkiye’deki mahcubiyeti anlamıyorum!
     
     



 SİYASET


Radikal oylar % 50’ye yakın
Ereğli’de zafer AKP’nin
‘İstifa’ formülü kafaları karıştırdı
‘Kararımı bugün açıklayacağım’
Erdoğan tehlike atlattı
TBMM’de 3 Kasım ittifakı
Seçimi Ecevit’in istifası önler...
Kahvehaneler siyasetçilere kapanıyor
Yaz davetinde siyaset
Tansu Çiller ‘Milli Takım’ ruhu istiyor


 SAYFA BAŞI 




© 2002 Milliyet