06 Ağustos 2002 Salı


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
·  KÜLTÜR & SANAT  
·  SERİ İLAN  

 




"Papirüs, Mürekkep, Tüy"

     Rudolf Steiner, Vladimir Dimitriyeviç, De Quincey, Charles Trenet, The North Ship, Nerval, Passeo de los tristos, Louise Labe, Post tenebras spero lucem... Şiirlerinizde böyle özel adlar, böyle sözcükler geçiyorsa hemen "yabancı" şair oluyorsunuz.
     "Türk kültürüne, edebiyatına yabancı sanatçı..."
     Enis Batur da bu yüzden, kimilerince, "yabancı olmaköla suçlananlar arasında.
     Siz de mi öyle düşünüyorsunuz?
     "Vurgun" adlı şiirinden (hem de Kafka’dan bir alıntıyla başlıyor!) bir bölüm okuyalım:
     "Güney açık bir pusudur artık, / ve çok eskiden silik Napoli’de, / değirmi yüzünde Toledo’nun / rastladığım gölge, ansızın / taşa ve güneşe tapan yaban / bozkır çocuğunu bütünler, tütün / kokan elleri ve toprak kökenli / bir çift ufak, devrik göz, / buğday ve dere, / dut, kemik ve nane / öylesine çağrışım dolu / yitik bir yürek işte."
     Şimdi ikinci dizedeki Napoli’yi Mardin, üçüncü dizedeki Toledo’yu Hasankeyf yapıp öyle okuyun isterseniz.
     Enis Batur "yerli" bir şair mi oldu? Üstelik şiirde "bozkır, tütün, toprak, buğday" da var!
     ***
     Sözcüklere ne çok takılıyoruz. Aslında Enis Batur’da sıradan okuru yadırgatan özellik, şiirinin kuruluşundan kaynaklanıyor.
     Geleneksel şiirimizin temelinde "mısra / beyit" yatıyor. Divan şiirimizin ana özelliği bu. Halk şiirimizde, özellikle türkülerimizde, dörtlüklerin ilk ikişer dizesi, son iki dizenin "patlaması"nı hazırlayan "fedai"ler...
     "Mısra / beyit" geleneğinden yola çıkılınca da birtakım dizeler kolayca ezberleniyor, şiirler hatırda kalıyor.
     Bana kalırsa, Enis Batur bu gelenekten değil de, "şiirin bütünlüğü"nden yola çıktığı için "yabancı" kalıyor.
     Yine "Vurgun" şiirinin son dizesi: "Doğduğum çöller ardımdan gelecektir."
     Kendi içinde bütünlüğü olan bir dize. Çok da güzel. Hemen ezberlenir. Böyle bir dizeye birçok şair, şiirin "kurtarıcısı" olarak sarılabilir. Ama daha yukarıda "gelecektir"i hazırlayan bir uyak olmadığı için yalnız kalıyor.
     Çünkü Enis Batur bu tür "vurucu" etkilerle ilgilenmiyor.
     ***
     "Yabancı" bir şair değil Enis Batur. Özgün bir şair. Yaklaşık otuz yıl önce ilk şiirlerini okuduğum zaman da dikkatimi bu çekmişti. Ortak bir şiir dilinin içinde kendi kişiliğini aramak için yola çıkmış bir gençle değil, özgün şiirinin temellerini atmış bir sanatçıyla karşılaşmıştım.
     Ödün vermedi. Bildiğini okudu. O temeller üstüne kurduğu yapıyı yalınlaştırdı. Yalınlaştırırken geliştirdi.
     "Papirüs, Mürekkep, Tüy" (Yapı Kredi Yayınları) onun şiirlerinden seçmeleri içeren bir kitap. 1973’te başlayan bir yolculuğun fotoğrafları.
     Kimi şair vardır, aynı şiiri üretir hep; ustalık edinince, artık yaşamını aynı şiiri üreterek sürdürür. Kimi şair ise, Turgut Uyar’ın "korkulu ustalık" olarak nitelendirdiği bu "fotokopiciliköten kaçar, yeni, taze acemilikler arar.
     Enis Batur’un kitabını okurken, onun acemilikleri şiirin dilinde, kuruluşunda değil, kuytularda, derinlerde, duygularda aradığını daha açık seçik gördüm.
     
BİR DAKİKA ARA
     "Petropolis’te"
     Enis Batur’un kitabı "Papirüs, Mürekkep, Tüyöden 1995 tarihli bir şiir... "Petropolis’te":
     
     O sabah çok neşeli uyanmış, yüzünü
     gözünü yıkayıp bahçeye çıkmış hemen,
     çayını içmiş ve yaprakları delen güneşe
     bakmış uzun uzun. Gün boyu sürmüş keyfi,
     birlikte yürümüşler her zamanki gibi,
     birlikte uzanmışlar öğleden sonra
     balkondaki divana, bir ara çalışma
     odasına çekilmiş, sessiz, belki boş
     oturmuş, belki mektup yazmış, kısa,
     dolu bir mektup, akşamüstü gelmiş
     yanına ve "bu gece ben hazırlayacağım
     yemeği de, sofrayı da", demiş çocuksu
     bir kararlılıkla.
     
     İki sahne var sonrasında. İlkinde kapalı
     pencerenin arkasından bakıyoruz: Beyaz
     bir örtü, ortada gümüş şamdan, üç mum
     yanıyor, belli belirsiz yansıyor ışık
     şarap şişesinin üstünden. Konuşuyorlar,
     duyamıyoruz. İkinci sahne, gecenin iyice
     sonundan, sabaha doğru, yatak odasının
     penceresi açık, seher rüzgarında perde
     aralanmış: Stefan sırtüstü uzanmış, Eliza
     göğsüne yatmış, belli ki mutlular çok,
     gövdeleri taştan soğuk.
     



 PAZAR


Ödev için başladı, aranılan bir doğum fotoğrafçısı oldu
"Shakira sultanımız değil, eşitimizdir"
Türk mimardan yeni ikiz kuleler
Anadolu keçesi British Museum’da
Hâlâ ‘en güzel sarı’
New York’ta pişer, New Yorker’a düşer
Land Rover’dan robot, BMW’den baykuş yaptılar
Bürokrasi şarabın tadını kaçırıyor
‘Testus unus testus nullus’
Datça’daki Mare bir aile oteli gibi...
Bazıları Paris sever
Sevgi, şeref ve ihanet
Adliye sarayından izlenimler
Aşk istemi
Parti yapmaktan spor yapmaya zaman kalmıyor
"Papirüs, Mürekkep, Tüy"
Sır küpü sözcükler
Sıradan bir müzik, sıra dışı şarkılar...


 SAYFA BAŞI 





© 2002 Milliyet