
|

Türkiye kendini aşma yolunda...
Soğuk Savaş yıllarında Türkiye’nin iç politikası, Washington gergefinde nakışlanırdı.
Morrison firmasının temsilcisi Süleyman Bey’in, bir anda iç siyasette bayraktar olması da, o nakışlardan biriydi; Cevdet Paşa’nın, "donumuza kadar her şeyimizi Amerika veriyor" demesi de; işkence boyutlu bir cezaevine dönüştürülmüş Selimiye Kışlası koridorlarının, Faik Türün Paşa tarafından, ABD generalleriyle birlikte, aynı kıtanın generalleriymiş pozlarında arşınlanıp durması da... Hatta Evren Paşa’nın, "asmayalım da, besleyelim mi?" demesi de...
***
Bugün de dış dinamikler, Türkiye’nin iç politikasına; 21. yüzyılla bütünleşebilmek için gerekli motoru yerleştirmedeler.
Önce bu motorun ne menem bir motor olduğunu açıklamaya çalışalım.
Hitler rejimiyle, Hitler soykırımından kaçan Alman ve Yahudi kökenli Alman profesörlerinden - uluslararası değerde olan - bazıları da, İstanbul Üniversitesi’ne gelmişlerdi.
Bunlardan biri de, İstanbul İktisat Fakültesi’ni kurmuş olan Neumark’tı. Hitler, iktidara çıkar çıkmaz, 1934’te gelmişti İstanbul’a.
Prof. Neumark’a daha o tarihlerde, Türkiye’nin neden bir türlü çağdaş bir ülke olamadığını sormuşlardı.
Prof. Neumark şu yanıtı vermişti:
- Siz "Sélection négative" yapıyorsunuz, "positiv" yapsanız, hiçbir sorununuz kalmazdı.
***
Ne demekti "Sélection négative"?
Toplumdaki "değerliler kadrosuyla hiyerarşisinin" önemsizleştirilerek alaşağı edilmesi ve "değersiz pozörlerin", toplumla devlet mekanizmasının üst kademelerindeki "önemliler" kadrosunu oluşturması demekti...
Böylece "önemsiz değerliler", "değersiz önemlilerin" sultası altına giriyor; toplum "statüko"yu aşan yeni değinlendirmelere, yeni yaklaşımlara doğru bir türlü kanatlanamıyordu.
***
"Vatan millet Sakarya" türü, tek plaklı hamasi bir söyleme demir atılmış; genç kuşakların beyinleri daha ilkokuldayken, "Türküm, doğruyum, çalışkanım..." türü, içi boş kavramların korosuyla dogmatik bir taşlaşmaya uğratılıyordu.
Çıplak hayatta boğayı boynuzlarından tutarak her gün yere çökerten meslek sahibi insanlar; nedense ikinci sınıf vatandaşlardı. Birinci sınıf vatandaşlar, Hazine’den geçinmeli mesleksiz kamu görevlileriydi ki, kendilerini halk yığınlarına, "Ben devleti temsil ediyorum" diye, yutturuyorlardı.
***
Yutturuyorlardı, çünkü devlet; sadece devletin dışında ve sadece "büyükelçiler" tarafından temsil edilirdi. Bir de cumhurbaşkanı tarafından...
Devlet, devletin içinde; valiler, kaymakamlar, polisler tarafından da temsil edilmezdi; yargıçlar tarafından da, milletvekilleri tarafından da...
Değişik bakanlıkların kadrolarındaki memurlar, sadece "kamu görevlileri"ydi; milletvekilleri de, "milletin, Meclis’teki temsilcileri".
***
Şimdi dış dinamikler, Türkiye’nin iç politikasını çağdaşlığa taşıyacak bir motoru biçimlendirirken; "değersiz önemliler" ile "önemsiz değerliler" çarpıklığını da, 21. yüzyılın "dinamik denklemi"ne oturtmaya yöneliyorlar. Avrupa Birliği üyeliği demek de, zaten bu demek.
***
3 Kasım’a daha 3 aya yakın bir zaman var.
Türkiye’yi 21. yüzyıla taşıyacak bir motor, büyük bir olasılıkla yerli yerine oturtulacaktır iç politikada.
Şayet bu seçimlerde oturtulamazsa, art arda daha başka genel seçimler yapılarak oturtulacaktır.
Türkiye, tüm tarihinde ilk kez kendini aşma yolunda...
Bendeniz ne diyorum size; enseyi karartmayın...
c.altan@prizma.net.tr
SAYFA BAŞI

|
|

|