22 Ağustos 2002 Perşembe


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
·  KÜLTÜR & SANAT  
·  SERİ İLAN  

 



İki kıyıdan esintiler

     ZEYNEP AVCI

     Denizin laciverti Bodrum limanından çıkar çıkmaz başlıyor, 45 dakika boyunca teknenin eteklerinde oynaşıyor, Kos limanında elbette ki bitmiyor. Lacivert aynı lacivert.
     Bodrum limanında, arsız güneşin altında, ön tarafı kıpkırmızı yanmış, arka tarafı bembeyaz kalmış İngiliz turistlerle birlikte teknenin harekete geçip Kos’a yönelmesini bekler dururken, kalenin duvarları arasından yükselen minik minareye bakıyoruz. Az ötesinde, meydanda bir minare daha. O da minik. Şimdikiler gibi, sivri sivri yükselip gökyüzünü delmeye niyetli değil. Ilıman, alçakgönüllü bir çağrısı var inananlara.
     Tekne Kos’a girerken, yine bir kale var karşımızda. Bütün limana emirler yağdırır gibi duran Kos kalesinin duvarları arasından da alçakgönüllü bir minare yükseliyor. İşin tuhafı, az ötede, meydanda bir minare daha... Üstelik, inanması zor ama, o minarenin camii Bodrum camiinden daha özenli duruyor. En azından önündeki kaldırımda orasına burasına yazlık dövmeler yaptırmak isteyen kızlar, oğlanlar yok. Bina pırıl pırıl ortada; turizm yaygarası arasına gömülüp kaybolmamış. Tek farkı, ezan sesi olmayışı.
     Bodrum yarımadasının merlengeç ağaçlarını yanımıza alıp tekneyle taşımış, Kos adasına getirmişiz besbelli... Palmiyeleri de öyle. Zakkumları, kaktüsleri, zeytinleri... Kümbetleri getirememişiz. Onun yerine minicik şapelleri var Yunanlıların. Tepeleri mavi boyalı.
     Yine İngilizler dolu Kos çarşısında. Teknedekiler mi, belli değil. Ama onların da ön tarafları kıpkırmızı kesilmiş, gerileri beyaz kalmış. Ayaklarında bildik, plastik sandaletler, sırtlarında "hakiki taklit" tişörtler, suratlarında aynı bakış, ne yapacaklarını şaşırmış gibi, dolanıp duruyorlar. Bodrum ya da Gümbet çarşısından hiç farkı yok Kos çarşısının. Aynı havlular, aynı pareolar, aynı güneş yağları, aynı dondurmalar, hepsi tanıdık, çoğu da mavili beyazlı boyalı, insanın nasıl kullanacağını ilk bakışta anlayamadığı hediyelik eşya... Aynı gençler satış yapıyorlar, yaparken kızlara aynı bakışla bakıyorlar. Umutlu, biraz da maço.
     Gece hayatının gündüz işaretleri, Kos kalesinin denizden bakıldığında sol yanında, ayan beyan görülüyor. Tıpkı değilse bile, Bodrum’dakine pek benzeyen "Barlar sokağı"nda. "Barlar"ın adları bile neredeyse tıpatıp aynı. Koca ekranlar baş köşeleri tutmuş. Uydu televizyonundan yayınlanacak İngiliz takımlarının maç ilanları Bodrum ya da Gümbet’te yazılmış sanki.
     Bir araba kiralayıp yola koyulduğunuzda, adayı fır dönün de bakın. Bir süre sonra yol işaretlerinin neden garip harflerle yazıldığını, "Dur" yerine "Stop" gördüğünüzü düşünebilirsiniz. Hatta koca bir merlengeç ağacının altındaki kahvede yayılmış oturan adamlara Türkçe yol bile sorabilirsiniz, iyice kafanız karışmış.
     Lokantanın birinde mönü geliyor önünüze. "Musakka", "Cacıki", "Dolmades", "Köftides" gibi, Yunan yemeklerinden birini seçebilirsiniz. İlle de "Bodrum daha iyi" diye tutturmak istiyorsanız, "Balık var mı?" diye sorun. Yok. Çünkü balık çiftlikleri yok. Oysa Mandalya körfezini işgal eden, Torba, Gölköy, Türkbükü denizlerini buram buram balık artığı kokutan, suyun dibini yeşile boyayan balık çiftlikleri oluk gibi çuprayla levrek akıtıyorlar Bodrum’a.
     Yunanlılarla bir anlaşma daha mı yapsak da, çiftliklerin bir kısmını onlara hediye ediversek.
     Kabul ederler mi? Sanmıyorum. Ederlerse, Kos adasının bir kıyısını ortalayan Cennet Kumsalı, cennetlikten çıkıverir.
     İşte bir fark bulduk. Kocaman kumsalın hiçbir köşesinde kafe, mafe yok. Bomboş uzanıyor, metrelerce. Karnı acıkan, ya da susayan tozlu bir yolu tırmanıp tepedeki lokantada ihtiyacını giderebilir. Duşlar şarıl şarıl akıyor. Herkesin tek derdi denize girmek. Mısır, dondurma, midye dolması, kola satıcıları ayak bile basamıyorlar.
     Yunanlılar bu işi bilmiyor mu, ne?
     Araba kiralayan Kosta ne demişti?
     "Sakın girmeyin Avrupa Birliğine".
     "Niye?" diye sordum. Niyeti kötü, diye düşünmüş olmalıyım. Değilmiş. "Drahmi kalktı, turizm bitti" diye açıkladı. "Turistler Euro ile alış veriş edince, kendilerini Avrupada sanıyor, turistik bir yerde olduklarını anlamıyorlar."
     Bence de girmeyelim. Cennet Kumsalını düşündüm de... Bizim mısırcılar, dondurmacılar o kumsalda cirit atarsa... diye, korkmadım değil.
     Aramızda bir fark kalsın bari.
     
     Yazara e-mail: zavci@hotmail.com
     



 KÜLTÜR & SANAT


İkinci kuşağın kurtuluşu
Çok dinlenenler
Haberiniz olsun
Çok izlenenler
Çok okunanlar
Sizi bir yerden tanıyor muyum?
"Lafı uzatmayı sevmiyorum"
Bir roman yazarının açıklamaları
Bırak, sanat dışarı çıksın!
Vahşetin çağrısı
Yüzyıllar öncesinden günümüze
Ailemizin oyuncusu
İyimser ve huzurlu rock
Tüm sorunlara ‘Barikat’
Nükleer savaş paranoyası
Homer Simpson’a benzemeyelim de!
"Hamzaname" New York’ta
Ve ruh zamana düştü!
Bayan Nes’in anıları
Sanal bir çizgisel âlem
Resimsel bir anlatım
Tyana günışığına çıkıyor
Kadını yazmaktan feminist harekete
Altınoluk’ta festival zamanı
Hisar’da müzik ziyafeti
‘90’lı yılların Bergen’i
Ağırbaşlı eğlence
Caz usulü gevşeyin
Tuttuğu altın olan yazar
Evlere şenlik aile
Minik fare âşık olunca
Deniz kenarı
İki kıyıdan esintiler
Hayat atölyesi
"Sarıkız"ı görmeden geçmeyin...
Yeni yayınlar


 SAYFA BAŞI 





© 2002 Milliyet