
|

Ömer Uluç Türkbükü’nde müze kuruyor
Bir Türk ressamın kendi yaptırdığı ilk kişisel müzesi olacak
Milletin akın ettiği yerlere karşı doğal bir alerjim var galiba. Eskiden her denk düştüğünde gittiğim Bodrum’a "moda" olduktan bu yana yıllardır adımımı atmamıştım.
Kızımla bu yılki 4 - 5 günlük tatil kaçamağımızın rotasını, bize uygun gün ve saatlerdeki uçaklarda boş bulunan koltuklar belirledi. Sekreterim Bodrum uçağında yer bulabildiği için (galiba her gün değişik saatlerde çok sayıda uçak kalkıyor) biz de kendimizi Türkbükü’nde buluverdik.
Ve böylelikle Vivet Kanetti - Ömer Uluç çiftinin yazlık ev diye yola çıkıp, kısa bir süre sonra atölye de olsun diye işi büyütüp, sonunda "kişisel müze"de karar kıldıkları mekanı ilk görenlerden olma ayrıcalığına sahip olduk.
Yurtdışına her gidişimde mutlaka o kentteki modern sanat müzelerinin tümünü büyük bir açgözlülükle keşfetmek isterim. Yıllar önce iş için gittiğim Nice’de, yanılmıyorsam belediyenin Marc Chagall için yaptığı özel müzeye hayran kalmıştım. Viyana’da Fritz Hundertwasse’in kendi yaptırdığı özel müzesinde bütün bir günümü geçirmiştim. Paris’teki Pablo Picasso müzesinden ayrılmak istememiştim. Amsterdam’da 1991’de açılan Van Gogh müzesinin ilk ziyaretçilerindendim.
Bir Türk sanatçının da kendisi için özel müze yapmak üzere kolları sıvaması içimi ısıttı.
Uluç’un "Birkaç yıl içinde müzeye dönüşecek" dediği yapı, Türkbükü’ne tepeden bakan, yeşillikler içinde, kademeli dış mekanlarıyla heykel ve enstelasyon sergilerine de doğal ev sahipliği yapabilecek, sadeliğin damgasını vurduğu fevkalede estetik bir ortam.
Açılıp kapanan çatı Ortada çalışmaların yapıldığı yüksek tavanlı büyük bir ana mekan. Uluç ve 2 asistanının bu aralar üzerinde çalıştıkları resimler bembeyaz duvarlara yaslanmış. Meşhur köpek heykelleri etrafta size gülümsüyor. Dışarda ise köpeklerin sahicileri yavrularıyla etrafınızı sarıyor.
Uluç’un avlu diye nitelediği bu ana mekanın etrafı, çepeçevre 2 kata bölünmüş. İnşaat yaz başında bitmiş. Basit bir raylı sistemle çatı açılıp kapanıyor. Daha doğrusu yaz boyunca sürekli açık duruyor. Ana mekan sadece yere kadar inen camlardan değil, tepeden de ışık alıyor.
"Burayı görüp de öyle pahalıya falan malolduğunu sanma. Normal inşaat maliyetinin yüzde 40’ına çıktı" diyor Uluç ve mekanları oluştururken esin kaynağının, (açılıp - kapanan tavan hariç, o kendi fikri) en eski Paris atölyeleri olduğunu anlatıyor:
"Ana kavram, ortada bir büyük hacim, iş yapılan yer. Bir de ara kat. Üstte yatak odaları, altta mutfak, tuvalet. Burayı tasarlarken, Mont Martre’nin en eski atölyelerindeki ana fikirden esinlendim. Paris Belediyesi’nin daha sonraki dönemde ressamlar için yaptırdığı atölyeler de aynı espridedir. Uyanıp da odandan çıktığında tepeden, yaptığın resimlere bakarsın. Günün her anını çalıştığın resimle iç içe yaşarsın."
Yurtdışında da ressamların kişisel müzelerinin birkaç istisna hariç büyük kentlerin dışında olduğunu anımsatan Ömer Uluç, Salvador Dali ve Jean Dubuffet’in kişisel müzelerini örnek gösteriyor.
Uluslararası sergi Uluç’un hedefi, müzede sadece kendi yapıtlarını sergilemek değil: "Yılda bir kez resimden enstelasyona, heykelden videoya görsel sanatların her alanında ses getirecek, yerli sanatçılarımızın da katılacakları bir uluslararası sergi yapacağız. Zaten müzenin yönetim kurulunda mutlaka yabancılar da olacak."
Pekiyi ya Ömer Uluç yılın kaç ayını burada geçirecek? "Ancak yazları 1 - 2 ay" diyor Uluç. Zira biri Tünel’de Gramofon’un üst katında, diğeri de Paris’te 2 atölyesi daha var. Dahası nisanda New York’ta, mayısta Paris’te açılacak 2 kişisel sergisi için harıl harıl çalışmak zorunda.
Ege - Akdeniz’de çok müze var. Çağdaş sanat müzesi eksikti. Yakında o da olacak. Yabancı sanatçılar da gelip burada bir süre kalıp Ege’nin eski medeniyetlerinden de esinlenerek burada çalışabilecek. Dilerse yakındaki Yunan Adaları’na gidip gelecek. Ayrılırken isteğe bağlı olmak üzere yapıtlarından birini müzeye bırakabilecek.
mtamer@milliyet.com.tr
SAYFA BAŞI

|
|

|