06 Eylül 2002 Cuma


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
·  KÜLTÜR & SANAT  
·  SERİ İLAN  

 




Arşimet niçin banyodaydı?

     Sarıkız'ın Anıları

     Zekanızın size bir nevi kıyağı olan "icatlarınız", onları anlatacak el ve dil beceriniz yoksa bir halta yaramaz. Ender olarak bir araya geldiğinde ise siz artık -ufak çapta da olsa - bir mucit sayılırsınız. Bir de poponuzu kaldırıp "işi" hayata geçirebilirseniz tabii. Bu arada "buluşlarınızı" dokuz kapıda anlatıyorsanız birileri çıkar, aynen uygular, paralar kazanır, siz de kalakalırsınız. İşte bu salaklardan biri de benim.
     Büyük ihtimal, grafik okuduğumdan -biraz da genlerden - ne iş yaparsam yapayım kafamın bir tarafı hep uçuk kaçık işlere çalışır. Nasıl üstat Arşimet’in banyoda onca zaman geçirmesi sadece mastürbasyon telaşından değilse, benim de bazı zaaflarım doğrultusunda işler yapmam boşuna değildir, mutlaka topluma "faideli" olacak bir icat peşindeyimdir. Bir ara çok sevdiğim "çiçekçilik" ve süsleme sanatına el atmıştım. Eskiden el buketleri sadece beyaz jelatine süpürge şeklinde sarılır, müşteri de bu "üçgenleri" yeni doğmuş çocuk gibi koluna yatırır, itinayla taşırdı. Bendeniz önce bu çiçekleri bir demet haline getirdim ve etrafına bol büzgülü selofanlar taktım. Hızımı alamayıp jelatinin üzerini desenler ve şeritlerle süsledim. Bunu ben elle yapıyordum, bir baktım el oğlu kopya etmiş, sanayi haline getirmiş. İyi de yapmış. Son senelerde gördüğünüz her çeşit kağıt ve malzemeden yapılan el buketlerinin ilk hali işte budur.
     İkincisi, şu ayaklı sepet kabusu. Önceleri defne yapraklarından çevrelerine kontur yapılırdı. Ellerim kırılaydı da ben bunun yerine büzgülü tüller koymasaydım. Sonuçta çiçekçi Kazım efendi kumaşla filan uğraşamadığından o garabet yaldızlı, çubuk üstüne konmuş "yelpazeleri" üretti. O da sanayi oldu. Şimdi tüm sepetlerin çevresi bildiğiniz o kaba kağıtlarla kaplı.
     
Tepe tepe kullanın
     Çalıştığım kanallarda, yapım şirketlerinde listeler halinde verdiğim program önerileri hala uygulanır söylemesi ayıp. Yeni yayın dönemi başlıyor, bir - iki tane anlatayım ki isteyen kullanabilsin.
•  Eski Yeşilçam hikayeleri: Ünlü bir beyazperde emektarının (rahmetli Nubar Terziyan gibi mesela) bir "sinema makine dairesi" dekorunda sunacağı haftalık bir program, ilk önerim. Her hafta programa bir Yeşilçam çalışanı konuk olur (Eski bir oyuncu, bir yönetmen, setçi, bir yapımcı, her kimse...) ve bir anısını anlatır. Ne tür anılar mı? Örnekle izah edelim. Diyelim o haftanın konuğu, hayatı boyunca ufak rollere "çıkmış" Hüseyin Zan olsun ve onun ağzından dinleyelim: "Bir gün kahvede oturmuş iş bekliyorum, filanca filmden Sabri abi geldi, ‘Patron seni çağırıyor, başrol oynayacakmışsın’ dedi. İnanamadım ama gittim. Hakikaten bir tuhaflık var, kapılarda karşılandım, baş köşeye oturttular. Patron ‘Bak evladım, şurayı imzala, filme başlıyorsun’ dediğinde kalbim duracak gibi oldu, bastım imzayı. Sonra senaryoyu anlattılar. Ben Killing olacakmışım! Yüzüm görünmeyecekti ama bensiz sahne de yoktu. Üstelik 3 bin lira alacaktım. Neyse, çekimler başladı. Ben zıplıyorum, atlıyorum yani tuhaf tuhaf hareketler yapıyorum, düşmanlarımı mahvediyorum, kızlarla o biçim, yani çok başarılıyım. Derken filmin son sahnesine geldik. Karaköy köprüsünde çalışıyoruz, rol icabı köprü parmaklıklarına tırmandım, kendimi kıyak bir uçuşla aşağıya attım. Kamera çekiyordur diye biraz suda bekledim biraz da kıyıda. Sonra köprüye çıktım, bir de ne göreyim? Millet çekip gitmiş. Beni almadan. Unutmuşlar abi, sıçayım böyle başrole..."
Her figürasyonun makus talihini Hüseyin Zan da yaşamış anlaşılan. "Sonrası daha acı abi" diye devam ediyor aktörümüz, "Üzerimde Killing kıyafetim, sırılsıklamım, dolmuşlar almıyor. Zaten 5 kuruş para yok, öyle yürümüşüm ağlayarak Yeşilçam’a kadar."
Programın geri kalan akışı da şöyle; sohbetin sonlarına doğru içeri kaykaylı bir çocuk girer, kolunun altında 35’lik bir film kutusu vardır. "Usta, filmi yetiştirdim" der. Sunucumuz negatifi eski makineye takar. Görüntü TV ekranını kaplar. İzleyici artık Hüseyin Zan’ın başrol oynadığı "Killing" filmini izlemektedir, üstelik de anlatılan Karaköy sahnesini...
Proce 2: TV’nizi açtınız, sunucu diyor ki "En yakın filanca markete geliniz, bedava alışveriş şansınız var!" Koşuyorsunuz o markete, bir sepet kapıp ihtiyacınız olan şeyleri dolduruyorsunuz. Kasaya geldiğinizde şayet şanslı arabayı seçmiş iseniz ışıklar yanıyor, ziller çalıyor ve siz 5 kuruş ödemeden evin yolunu tutuyorsunuz. Belki de seçtiğiniz her üründen bir adet daha bedava alıyorsunuz. O tabii marketçinin vicdanına kalmış. Bu projenin TV ayağına gelince; bir kamera sürekli kasaları gözlüyor, sizin gibi şanslı müşteriyi çekebilmek için. Diğer aktüel kamera da kapıda beleş mal alanlarla röportajlar yapıyor. Tüm bu efektleri de bir sonraki gün ekranlarda izleyebiliyorsunuz.
PS: Bende fikir çok ve daha sıra bekleyen bir sürü yazı konusu var. Seçim yazılarımı sorarsanız şimdilik "top"u arkadaşlara bıraktım ama bu arada Derviş amca da "sanki bana babam gibi geliyor!"

Yazara e-mail




 CUMARTESİ


Eski çarşıda yeni hayat
Hoca bize psikolog getir!
Sipariş üzerine bir metrelik kebap
İki Guns N’ Roses birden çıkıyor!
ABD’de Nazım gecesi
Vosvos sahiplerine değiş tokuş fırsatı
Dünyanın en ünlü haber fotoğrafları sergileniyor
İstanbul dostları kültür gezilerinde
Kızlar DJ kabininde
ÇAL ANAHTARI
Ne var, ne yok?
Arşimet niçin banyodaydı?
Tepetaklak insanlık, çadır tiyatrosunda
Kaşgarlı Mahmut Amca


 SAYFA BAŞI 





© 2002 Milliyet