09 Eylül 2002 Pazartesi


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
·  KÜLTÜR & SANAT  
·  SERİ İLAN  

 



Bir yıl sonra...

     Bulutsuz bir eylül sabahı uçakları binalara saplayan, hayata düşman ondokuz adam ve onlara "Öl ve öldür" emrini verenler, yaptıkları işin ABD’yi ve dünyayı nasıl değiştireceğini ne kadar hesaplamışlardı acaba? Bir yıl sonra geldiğimiz yeri ne kadar öngörebilmişlerdi?
     
     Dokunulmazlığın sonu...
     11 Eylül’de iktisadi ve askeri güç merkezlerine ansızın yapılan saldırılarda üç binden fazla masum insanını yitiren ABD’nin "yeni bir misyonu" var artık; bu misyonu, "Bir daha asla" kararlılığı tanımlıyor.
     Amerikan hayatı, 11 Eylül’den sonra, belki de kendisine ilişkin en önemli kabulünü, "kendi evinde, kimsenin dokunamayacağı" bir hayat olma niteliğini yitirdi. 1812’den beri hiçbir işgal girişimiyle karşı karşıya kalmayan, savaşlarını hep evinden kilometrelerce uzakta veren ABD, bir anda "dünyanın orta yerinde" buldu kendisini. Amerikan farklılığının en temel bileşeni sayılagelen "uzaklık" ve "dokunulmazlık" özellikleri, kulelerin enkazına gömüldü. Yirminci yüzyıldaki bütün savaşlarını "idealler", "ittifaklar" ya da "iktisadi çıkarlar" uğruna veren Amerika, şimdi doğrudan kendi halkının güvenliği için savaşır konumunda.
     Bu savaşın bir parçası, içeride, yer yer özgürlükleri kısıtlayabilen bir güvenlik sistemini hayata geçirme uğraşı. 11 Eylül saldırganlarının uzun süre ABD’de yaşadıklarının anlaşılması, bugün hala ABD’nin çeşitli yerlerinde terörist hücrelerin bulunduğu inancı, Amerikalılar’ın eskiden hiç alışık olmadığı bir "tedirginliği" besliyor. 11 Eylül öncesinde, dünyada en fazla rahat ettikleri ülkenin ABD olduğunu düşünen Arap ve Müslüman yeni göçmenler, öğrenciler, turistler, şimdi kendilerine "tedirginlik kaynağı" olarak bakıldığını görüyorlar. Kimileri doğrudan önyargılı uygulamalara maruz kalıyor, kimileri de, bu olasılığın her zaman gündemde olduğunu düşünerek, rahatsız.
     
     Hegemonyanın tezahürü...
     11 Eylül, ABD’nin ne kadar "güçsüz ve savunmasız" olabileceğini gösterdi, ama aynı zamanda, ne kadar "güçlü ve rakipsiz" olduğunu da. Teröristler, ABD’yi kalbinden vurabildiler. Ancak Amerikan ekonomisi, sarsıntıyı nispeten iyi göğüsledi. Batı Avrupa ile arasında, adeta "bir çağ farkı" olduğu, en son Kosova’da iyice anlaşılan Amerikan askeri gücü ise, 11 Eylül sonrasında, savunma bütçesindeki yeni artışlarla, artık hiçbir devlet ya da ittifakın karşısına rakip olarak çıkamayacağı bir konumda.
     Dünyanın düzenini değiştiren de, bu konum işte. Bush yönetimi, uluslararası güvenlik stratejisini, artık güç dengelerine değil, güç dengesizliğine dayandırıyor. Askeri bazda stratejik rekabetin, güvenlik anlaşmalarının, dehşet dengesinin yerini, Amerikan askeri hegemonyası alıyor. Afganistan’da Taliban’ı kendisini bile şaşırtan bir hızla deviren ABD, dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir savaşı tek başına kazanabileceğinden emin.
     Amerikan hegemonyasının bugünkü tezahürü, üç temel kavramın sonunu getiriyor:
     İlki, "caydırıcılık." Uluslararası terör şebekelerinin, nükleer güçle caydırılabilecek bir tehdit olmadığını gören ABD, şimdi "belirli bir ülkenin sınırlarında bitmeyen ve kendini yok etmeyi zaten göze alabilen bir düşmana karşı," savunmaya ve caydırıcılığa değil, doğrudan saldırıya dönük bir taktiği benimsemiş durumda. Bush yönetimi, teröristlerin barındığı ya da barınabileceği, destek aldığı ya da alabileceği ülkelere karşı, "önleyici saldırı" doktriniyle hareket etmeye hazır.
     ABD gözünde gerileyen ikinci kavram, "egemenlik." Teröristleri, her yerde her zaman vurabilme hakkı, kendi topraklarındaki terörist oluşuma karşı önlem almayan bir ülkenin, ABD’nin askeri hedefi olacağı uyarısını da beraberinde getiriyor. "Ya teröristlerin üstüne git, ya da egemenlik hakkından vazgeç," sadece Taliban’la sınırlı kalmayacak bir ültimatom.
     Saltanatı sarsılan üçüncü kavram, "istikrar." Dünyanın istikrarının garantisi olarak kendi rakipsiz askeri gücünü gören Washington, bunun ötesindeki istikrar düzenlemelerini eskisi kadar önemsemiyor. Uluslararası anlaşmaların, güvenlik ittifaklarının, terör tehdidi karşısında pek de işe yaramadığına inanan ABD, kendisine yönelik potansiyel tehdit saydığı rejimleri ortadan kaldırmak için bölgesel istikrarsızlıkları göze almaya hazır.
     
     Vizyonsuzluğun bedeli...
     11 Eylül’ün uyandırdığı devin kararlılığından ve gücünden kuşku yok. Kuşku yaratan, devin gözlerinin iyi görüp görmediği.
     Bush yönetiminin 11 Eylül sonrası vizyonu, dünyayı "Ya bizimle birliktesin ya da teröristlerle" diye ikiye ayıran, meseleyi "iyi ile şer" arasında bir hesaplaşma olarak gören, terörün siyasi kökenine bakmayı reddeden ve terörle mücadeleyi askeri boyut dışına taşıyamayan bir darlıkta.
     Uluslararası terör şebekelerinin üstüne, ancak diğer ülkelerden gelecek istihbarat desteği, polisiye ve mali önlemler ile gidebileceğini gören ABD, bir yandan bu işbirliğine muhtaç, ama bir yandan da, kendi askeri planlarını tüm dünyaya dikte ettirme eğiliminde. İç ve dış tepki sayesinde, şimdi Irak konusunda dünyayı ikna çabasına giren Bush yönetiminde, "Bırakın BM ile oyalanmayı. Biz yaparız, olur. Kimse engelleyemez" diyenler çoğunlukta.
     Asıl sorun, teröre ya da tehditkar bir rejime karşı mücadelenin, "askeri" bazla sınırlı sayılmasında. Bu vizyon darlığı, Bush yönetimini bile, kendi içinde birkaç parçaya bölüyor. Ordu ve dışişlerindeki "güvercinler," savaşa isteksiz. En tanınmışları Pentagon’un iki numarası Paul Wolfowitz olan bir dizi "yeni muhafazakar," ABD’nin, yıktığının yerine, işleyen bir demokratik düzen koymak için gerekli siyasi ve iktisadi çabayı da göstermesinden yana. Bush yönetimine egemen görünenler ise, potansiyel tehditleri ortadan kaldırmak için sınırsız askeri güç kullanımını göze alırken, sonrasını fazla düşünmeyen, Afganistan’da görüldüğü gibi, yeniden inşa için ellerini cebe atmaya pek de yanaşmayan "şahinler."
     Bütün bunların ötesinde, dünyanın dört yanında, ABD’ye,11 Eylül öncesindekinden de daha olumsuz gözlerle bakan milyonların olduğunu, anti - Amerikan terörü besleyen nefret duygularının nasıl çoğaldığını anlamayan; Müslüman dünyaya kendisini niye anlatamadığını bilmeyen bir siyasi saflık içinde Washington. Bu da bir başka yazının konusu
     
     ycongar@erols.com
     




 SAYFA BAŞI 





Taha AKYOL
6 Ok’un hikâyesi

Çetin ALTAN
Yahya Efendi şarap içer miydi?

Fikret BİLA
Çiller’in hazırlığı

Yasemin CONGAR
Bir yıl sonra...

Hurşit GÜNEŞ
Politika seçeneği kalmıyor

Hasan PULUR
"Şu AB Neyin Nesi?"

Derya SAZAK
İtaat ve tahakküm

Ece TEMELKURAN
Diyarbakır’a bilmukabele!

Osman ULAGAY
Faizin, borcun ötesini de konuşsak artık

Güngör URAS
Farkına varmadan büyüyoruz kriz öncesinin üstüne çıkacağız

© 2002 Milliyet