
|


Hep ağustosböceği kalacak
Süreyya Berfe’yi tanıdığımda Berfe değildi, Kanıpak’tı. Şiirin yüreğine adım atmış pırıl pırıl bir genç.
Bir gün Memet Fuat’ın Altunizade’sinde yaptığımız futbol maçından sonra gittiğimiz Salacak’taki kır kahvesinde (akşamları bir köşesi içkili lokantaya dönüştürülüyordu), "Kanıpak"ı değiştirmek istediğini söyledi Süreyya. Adının bir "yösini atmış olan yarı adaşı Cemal (Süreya), "Berfe"yi önerdi. O akşam Süreyya Kanıpak, Süreyya Berfe oldu.
Yıllar sonra da kendi aramızda Süreyya, Suriye olacaktı. Tiyatromuzun müdürlüğünü yaptığı sırada, Süreyya’ya dili dönmeyen dekor teknisyeni Necati Usta, ona "Suriye bey" derdi.
Bu alçakgönüllü adlar serüveni içinde Süreyya’nın şiiri hiç değişmedi. Başlangıçtaki çizgi sürekli gelişerek sürdü gitti.
***
Süreyya için "Yalın şiir denilince aklıma ilk gelen kişidir" diye yazmıştım. Bunu yeni kitabının, "Seni Seviyorum"un (Adam Yayınları) arka kapağına almış.
Kitabı yaz başından beri bekliyordum. Yeni yayımlandı. Ama daha önce tümünü ilkbaharda Foça’da okumuştum. Daha doğrusu dinlemiştim. Songül’ün, Neslihan’ın, Süreyya’nın seslerinden.
İzmir’de "Dünya Şiir Günü"nden sonra Foça’ya geçmiştik birlikte. O akşam yağmur altında Süreyya’nın balıkçısına atmıştık kendimizi. Adını o zaman ilk duyduğum, şimdi ise hatırlamadığım balıklarımızı yerken dosyasını çıkarmıştı Süreyya. Yayınevine gönderecekti o hafta. Bir şiir, iki şiir derken bütün kitabı devirmiştik.
Süreyya’nın şiirin nasıl "yaşadığına" o gece bir daha tanık olmuştum. Songül okurken kendisi de susmak bilmiyordu: "Burada es ver! Yavaş! Acele etme! Dur!"
Çok sevmiştim şiirleri. Şimdi baştan sona yeniden okuyunca daha da sevdim.
***
Benim için "Şiirimizin Altın Çağı" 1950’lerdir. Dağlarca’ların, Külebi’lerin, Necatigil’lerin, Cumalı’ların, Tarancı’ların, Aksal’ların dönemi. Bir yanda Varlık dergisinde onlar, bir yanda Yeditepe’de Melih Cevdet Anday’lar, Oktay Rifat’lar...
O dönemde şiir yazmış neredeyse herkes içimi ısıttı.
Bilmiyorum, içimde şiirin uyanışıyla beliren bir sevgi miydi bu, kaynağını o uyanıştan mı alıyordu?
Bunun da payı mutlaka vardır. Ama şimdi dönüp onları okuduğumda "saf şiir"i özlediğimi görüyorum.
***
Süreyya, o şiirin uzantısı.
O şiiri yazmıyor elbette. Elli yıl sonra o şiiri yinelemiyor. Şiirin yüreğini kendi yüreğine kondurmuş, aynı gölün duru sularında kulaç atıyor. Yalın şiire, saf şiire ulaşmış, bunun keyfini çıkarıyor.
"Sen karıncaya özen hemçağım, hemşehrim / Ben, dalda kuruyana kadar ağustosböceğiyim" diyor.
Dolu dolu 150 sayfayı okuyunca, "dalın kuruyacağı yok" diye düşündüm. Süreyya bir ağustosböceği olarak başladı şiire, ağustosböceği olarak sürdürüyor.
Hep öyle kalacak.
PAZAR


"Evleniriz sanmıştık"
Japon ekip Türkiye’de UFO umdu ama bulamadı
Salonlar kahkaha dolacak
Taksim’in yeni buluşma odası
Futbolun iyisi müzede de izlenir
‘Bir süs bebeği gibi görünmekten kaçındım’
Eserleri dünyayı gezdi, Şimdi yine İstanbul’da
Bach ve DJ'ler aynı sahnede
‘Romana başlıyorum’
Fantezi biralar
Küresel tiryaki
Kadehe havuz yapan lokanta
Arkenessos
Sekste mutluluğu yakalama rehberi
On dördüncü Türk Tarih Kongresi
Teşekkürler
Seçimler yaklaşırken Ankara’ya medyum ziyaretleri başladı
Hep ağustosböceği kalacak
Boş inançlarımız...
SAYFA BAŞI

|
|

|