21 Eylül 2002 Cumartesi


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
·  KÜLTÜR & SANAT  
·  SERİ İLAN  

 




Arkenessos

     PARİS

     Bodrum'a ilk kez 1970 yılında gitmiştim. Çünkü Halikarnas Balıkçısı'nı, onun anlattığı sünger avcılarını, vurgunlarını, "orfoz" efsanelerini okumuştum. Küçük, insancıl bir kıyı kasabasıydı. Orfoz avlayamamış ama balıkçı dostlarla ahtapot vurup ekmek fırınında pişirmiştik. Vurgun yeme tehlikesi basınç odalarına gerek kalmadan ortadan kalkmış çünkü denizde sünger bitmiş, avcısı da kalmamıştı. Ama Ali Güven daha o zamanlar sandalet yapımına başlamış, henüz yazar olmayan naçiz kulunuza hem de gülünç bir paraya iki çift birden "imzalamıştı". "Çökertme"yi de öğrenmiştim tabii. En tasasız yaşımda, sevgilimle el ele, denize karşı rakı içerek, bir haydutun, çakır gözlü yavuklusunu elinden aldı diye öldürdüğü kaymakamın ardından öldürülmesine pek tatlı ağlamıştık doğrusu. Dönüşte ballandıra ballandıra anlattım Bodrum'u bizimkilere.
     Babam ansızın "Karaada'ya da gittin mi?" diye sordu. Evet, gitmiştim yine bizim gibi genç, dolayısıyla ücretsiz gönüllü rehberlerimiz, balıkçı dostlarla. Kleopatra'nın çamuruna bile bulanmıştım. Babacığımın ansızın gözleri daldı ve usulca: "O ada benim olsa isterdim..." dedi. Şaşırmıştım. Kendimi bildim bileli hiç tatil yapmamıştı babam. Bizi gönderir, kendisi çalışırdı. Emekli olduktan sonra da evden çıkmaz olmuştu. Ne zaman gitmişti Bodrum'a ki, Karaada'yı bilsin, kendisinin olsun istesin? Hiç tanımıyormuş gibi baktım sevgili yüzüne. Dünyaya geldiğimde 43 yaşındaydı. Kim bilir neler yaşamıştı benden önce, bilmediğime hayıflandım. Bölük pörçük anlatırdı yaşamını. Sonraki yıllar ona çocukluğunu, gençliğini tüm ayrıntılarıyla anlattırmadığıma yanacaktım.
     Yaz başında herkesin arkadaşı, ama benim NDS lisesinden "çiledaşım" Gülsün Sami hepimize bir "Kızlar Karaada'dayım, beklerim" e-postası gönderdiğinde kararımı verdim: Karaada'ya dönecek, canım ablamın "Ruhunu şadet!" dediği babamıza el sallayacaktım oradan. Onun, Karaada'nın üstüne doğan parlak bir yıldız olduğuna emindik ikimiz de.
     Açık gözlerle gördüğümüz rüya, Bardakçı koyundan bindiğimiz bir motorda başladı. Bodrum'a yirmi dakika mesafedeki vahaya ulaştık.
     Karaada büyük, yeşil bir masumiyet. Hiç bozulmadan, kirlenmeden kalmasını, yapılaşmamasını SİT alanı olmasına borçlu. Kıyıda bir buçuk kilometrelik bir alan Bodrum belediyesine aitmiş. Bu alana bir zamanlar, adanın Yunancası Arkenessos adını taşıyan ve İspanyol "hacienda"larını anımsatan düz, yalın, yirmi odalı küçük bir otel yapılmış. İşletememiş belediye, terk edilmiş tesis. Derken bu yıl birileri kiralamış, işletmesini de benim Gülsün Sami'ye emanet etmişler.
     Dört gün diye gittik, tam on gün kaldık! Daniel efendi, mest. Arkenessos'u en şairane o tanımladı ve geldiğimizin ikinci günü "Karada mavi yolculuk yapıyoruz" diyerek koydu noktayı. Gülsün bu cennet parçasının profesyonel "huri"si. Minik otelin her türlü konforu var, hiçbir aşırılık yok. Zaten sivrisinek de yok. Cep telefonları geceleri şarj ediliyor çünkü elektrik jeneratörü yalnızca geceleri çalışıyor. Musluklardan gündüz tuzlu, akşam tatlı su akıyor. Müzik olarak dostların gitarları ve bir de uzaktan hoş gelen Bodrum davulları... Televizyon seyretmek isteyen, Daniel gibi zor bir şeften "Bravo!" alan aşçıbaşı Şeref'in mülkiyetine sızıp mutfakta seyretmek zorunda. Kanlı canlı televizyon seyircileri zaten şef garson Sacit'i izliyor. Kahkaha garanti. Romantik takılmak durumunda olanlar, yatakların üstüne dizdiği havlulardan kalp yapıp üstüne çiçek yaprakları serpen Şırnaklı Mehmet'e emanet. Mustafa ve Sinan ise, Gülsün ile Sacit'in Dümbüllü tiyatrosundaki normaller kadrosunda teknisyenlik yapıyorlar.
     Gazete, sigara ve diğer siparişler bir gün önceden veriliyor ve her sabah motorla getiriliyor. Gürültü gemileri iskeleye yanaştırılmıyor: Gülsün var. Zaten Gülsün'den vize almadan yüzerek bile çıkamazsınız Arkenessos'a! O hem "huri"si hem de "cerbere"i bu cennet köşesinin.
     Telefon numarası mı? Verir miyim hiç? Arkenessos'ta tatil "rezerve" değil, hak edilir!
     
     Yazara e-mail
     



 PAZAR


"Evleniriz sanmıştık"
Japon ekip Türkiye’de UFO umdu ama bulamadı
Salonlar kahkaha dolacak
Taksim’in yeni buluşma odası
Futbolun iyisi müzede de izlenir
‘Bir süs bebeği gibi görünmekten kaçındım’
Eserleri dünyayı gezdi, Şimdi yine İstanbul’da
Bach ve DJ'ler aynı sahnede
‘Romana başlıyorum’
Fantezi biralar
Küresel tiryaki
Kadehe havuz yapan lokanta
Arkenessos
Sekste mutluluğu yakalama rehberi
On dördüncü Türk Tarih Kongresi
Teşekkürler
Seçimler yaklaşırken Ankara’ya medyum ziyaretleri başladı
Hep ağustosböceği kalacak
Boş inançlarımız...


 SAYFA BAŞI 





© 2002 Milliyet