
|

Hayat atölyesi
MURATHAN MUNGAN
"İzmir Hikâyeleri" İzmir’i edebiyat yoluyla tanıyanlardanım. İzmir’e gitmem, şehri görmem çok sonradır. Bu yüzden ilk İzmir yolculuğum benim için önemlidir, ayrıntılarını hiç unutmam. Şimdi Amerika’da yaşayan arkadaşım Zerrin gezdirmişti beni. Yeğenim Sema orada çalışmaya başlamıştı. Çocukluk ve yeniyetmelik anılarımda önemli bir yeri olan Sibel Abla hayattaydı o zaman. Ben daha gençtim.
Attila İlhan’ın şiirlerinden bildiğim "Pasaport Kahvesi" ve benzeri yerleri, Tarık Dursun K. gibi birçok İzmirli yazarın anlattığı sokak aralarını, mahalleleri kutsal ören yerlerini gezer gibi gezmiştim. Duygularımızın da gençlik zamanları vardır. Sonraları hatırlar ama hissetmeyiz.
Ağustos sonu gene İzmir’deydim. Efes Otel’de kaldım. Benim kuşağımdan birçok kişi gibi, ben de Efes Otel’ini siyah - beyaz filmlerden ve İzmir Fuarı’nın şaşaalı yıllarında önemli şarkıcı ve artistleri ağırladığı magazin haberlerinden bilirdim. Sonraları birkaç kere kaldım orada. Yaşlılık yıllarımda yazacağım anılarıma sakladığım "acı bir hatırası" var bende bu güzel otelin.
‘60’ların otellerine özel bir ilgim ve sevgim vardır. Bursa’da Çelik Palas’ı da bu yüzden severim. Giysi dolabından, oturma grubunun çizgilerine, banyosundaki tuvalet dolabından puflarına varana dek her şey ‘60’ların imzasını taşır. Bu da hoşuma gider. Her seferinde meydandaki Atatürk heykelinin üzerinden denize bakan odaların birinde günbatımına karşı bir kadeh beyaz şarap içmeyi severim.
Bu kez İzmir Fuarı’nda Elif Şafak ile birlikte Milliyet Kültür - Sanat ekinin yazarları olmak sıfatıyla bir imza akşamına katıldık. Üniversite yıllarımda tanıdığım ve bir daha hiç karşılaşmadığım eski arkadaşlarım yanlarında boyunca çocuklarıyla çıkıp gelmiyorlar mı, keyiften bayılıyorum. Bu kez de öyle oldu.
İmzadan sonra Milliyet’in İzmir büro şefi Bülent Zarif, Filiz Aygündüz, Şükran Yücel, NTV’den Haşmet Topaloğlu ve Elif Şafak, her gittiğimde mutlaka bir akşam yemeği yediğim Gazi Kadınlar Sokağı’na gidiyoruz. Kemal’in Yeri’nde uzun bir gece... Mezeleri gerçekten çok güzel. Galiba şu sıralar "manik" günlerim, masada en çok ben konuştum.
Ertesi sabah Kuşadası’na geçtim. Gördüğüm oteller içinde en güzel bahçesi olan Kısmet Otel’de üç akşam kaldım. Bu yıl gördüğüm göreceğim yaz tatili topu topu o üç gün.
Yollarda, otellerde, kafelerde okuduğum kitaplara gelince: Gao Xingjian’ın "Ruh Dağı" (Ki, bu yıl okuduğum en iyi romanlardan biri olduğunu söylemek isterim), Elizabeth Wright’ın "Postmodern Brecht" (Tiyatrocu olmayanların da ilgisini çekecek önemli bir kitap) ve William Butler Yeats’ın "Kelt Şafağı".
"İzmir Hikâyeleri", Halit Ziya Uşaklıgil’in, az bilinen ama pek güzel hikâyeler içeren bir kitabıdır. Bendeki kitap, yazarın kendi eliyle "sadeleşdirdiği" ve üzerinde "Üstadın Neşrolunmamış Son Yazıları Son Hikâyeleri" ibaresi olan 1950 tarihli Cumhuriyet Matbaası baskısıdır. İzmir nedeniyle bu kitabı anımsatmak isterim. Halit Ziya’nın usta bir romancı olduğu kadar, iyi bir hikâyeci olduğunu da gösterir. Zaman zaman açar herhangi bir yerinden okumaya başlarım. İnsana bu duyguyu ancak iyi yazarlar, iyi kitaplar verir.
EFES ANTİK TİYATROSU VE SEZEN AKSU KONSERİ Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü öğrencisiyken, Sevinç Sokollu’nun verdiği "Tiyatro Tekniği Tarihi" diye bir dersimiz vardı. Oyun ve seyir alanları üzerine teknik çizimlerin yapıldığı bu derste, dönem özelliklerini canlandırma ve hayal etmemize yarayan bir dizi araştırma yapılırdı.
Ben, o dönem okulun Arkeoloji Bölümü’nün düzenlediği gezilere katılır, çizimlerinden sorumlu olduğumuz tiyatro yapılarını bizzat gezerdim. Tek tek basamaklarına varana dek bildiğim bu yapıların, bugüne kadar uluslararası tiyatro festivalleri için kullanılır hale getirilmemiş olmasına nasıl hayıflandığımı anlatan bir makalem "Soğuk Büfe" adlı kitabımda yer alır.
Aspendos, Perge ve Efes tiyatrolarını gezerken, medet uman gözlerle baktığım dilsiz taşlardan tarihi anlamaya çalışırdım. Binlerce insanın nasıl bir ruh hali ve coşkuyla yollara döküldüğünü, şenliklere katıldığını, oyunları izlediğini hayal ederdim.
Sezen Aksu’nun konseri için arabayla, Kuşadası’ndan Efes Antik Tiyatrosu’na giderken yolun iki yanında akan insan seli birden beni öğrencilik yıllarıma savurdu. O zaman hayal etmeye çalıştığım ruh hali ve coşkuyu şimdi karşımda canlanmış olarak görüyordum. Antik yapıları yaşatan ruh, insanı, sanatı yaşatacak olan ruhla aynıydı. Derinden duygulanmıştım. Binlerce insanın akın akın Efes Antik Tiyatrosu’na ilerlediğini gördükçe, gün günden zalimleşen hayatın elinizden hâlâ alamadığı şeyler olduğunu görüyorsunuz. Sanat, insanın doğrulanmasıdır.
Bu konsere ve önemine değgin çok şey yazılıp çizildi. Aynı şeyleri yineleyecek değilim. Yalnızca benim için özel ve önemli olan birkaç yanına değinmek istiyorum:
Çocukluğumdan beri bir hayalim vardı. Bir şarkıcının sahnede geniş bir koroyla "Mevlüd"ün "Allah ümme salli ale seyyidine" diye başlayan bölümünü söylemesiydi. Bu hayalimin, üstelik sevdiğim bir şarkıcı tarafından gerçekleştirildiğini görmek mutlu etti beni. Konserde tüylerimin ürperdiği anlardan biridir o. Yanık sesli mevlüthanların doğru ve güzel bir Arapça ile söylediği, Mardin’in geniş ayvanlı, avlularında tül gibi dağılan bu sesler çocukluğumun kulaklarında hâlâ yankılanır. Bilmeden bir armağan verdin bana, Sezen sana teşekkür ederim.
Dini inancımız olsun ya da olmasın, İslami motiflerin kültürel soyaçekimimizdeki önemini biliyor, seviyor ve daha ilk kitabımdan başlayarak yazdıklarımda kullanıyorum.
Bazı türkülerin bilinmeyen ya da söylenmeyen bölümleri vardır. "Ham meyveyi kopardılar dalından" diye bilinen türkünün ilk dörtlüğünün atlanmış olmasına pek hayıflanırım. Sabahattin Ali’nin çoğu sonradan şarkı yapılan şiirlerindekine benzer kısa hikâye tadı ve vuruculuğu vardır bu türkünün. "Çamlığın başında tüter bir tütün / Acı çekmeyenin yüreği bütün / Ziya’mın atını pazarda tutun / Gelen geçen Ziya’m ölmüş desinler" diye yürek burgusu gibi bir dörtlükle başlayan bu türkü, kapalı bir toplumda, bir ölümün ağırbaşlılıkla, soylu bir biçimde duyurulmasına ilişkin törel bir vurgu taşır. Bu dörtlüğü yıllar önce ilk kez Can Etili’den duymuştum. Sezen Aksu ise konserinde türkünün üstelik yalnızca bu dörtlüğünü söyledi. Kendi dikkatlerimin, duyarlıklarımın bir ruh akrabam, bir hayat kardeşim tarafından aktarılması karşısında ürperdim.
Bir Mardinli olarak Sezen’in sesinden Kürtçe türkü dinlemek benim için apayrı bir zevkti. Ben, Ciwan Haco’nun "Zine"sini onun sesine çok yakıştırırım. Keşke bir albümüne alsa.
Sezen Aksu konserinin benim için özel anlarıydı bunlar. Üst tarafını biliyorsunuz. O gece orada olduğum, o geceyi yaşadığım için mutluyum. Arkadaşım olduğun için seninle gurur duyuyorum, Sezen sana teşekkür ederim.
İzmir Devlet ve Opera Balesi Orkestrası, Feriköy Vartanant Ermeni Kilisesi Korosu, Los Paşaros Seferadis Musevi Müzik Topluluğu, Oniro Müzik Grubu, Enderun Klasik Türk Müziği Topluluğu, Diyarbakır Şehir Belediyesi Çocuk Korosu ve BKM çalışanları hepinize teşekkür ederim.
Hep birlikte yeni bir yüzyılın kapısını çalıyoruz.
Ne mutlu! Bizler gerçek Türkiyeliyiz.
KEŞFİNDE GEÇ KALINMIŞ BİR YAZAR DAHA: GIORGIO MANGANELLI Ne yazık ki, İtalyan edebiyatı ülkemizde yeterince tanınmıyor. Giorgio Manganelli de bu edebiyatın gecikilen önemli adlarından biri. Yakın bir tarihte onun Tavanarası Yayınları’ndan çıkan "Centuria Yüz Küçük Irmak" adlı romanından daha önce bu sayfada söz etmiştim.
"kitaplık" dergisi, Mayıs - Haziran 2002 tarihli 53. sayısının, "Profil" köşesinde onunla ilgili önemli birkaç yazı içeren kapsamlı bir dosya yayımladı. Ardından, Yapı Kredi Yayınları’ndan, Şadan Karadeniz’in özenli Türkçesiyle "Düzyazının İnce Sesi" adlı kitabı çıktı. Daha ilk denemesinden başlayarak insanı saran, zevkle okunan bir kitap. Aklına her geleni yazmanın "deneme yazmak" demek olmadığını bir kez daha hatırlatıyor insana. Hem güzel, hem doğru yazılmış, insana yeni düşünceler esinleyen, okura ufuk tazeleten, parlak gözlemler içeren bir düzyazılar toplamı. Mutlaka kitaplığınızda bulunmalı.
Bu arada kitabın kapağını çok sevdiğimi söylemeliyim. Tasarımcısı Nahide Dikel’i kutlarım.
UZAK BİR HAYAL GİBİ BOOK TELEVISION Daniel Richler bir Kanadalı, yıllar önce "Kicking Tomorrow" (Yarına Ertelemek) adlı ‘70’leri anlatan bir roman yazıyor, kitap büyük bir ilgiyle karşılanıyor, "best - seller" oluyor, dünyanın parasını kazanıyor ama bir gün kendine soruyor, "Gerçekten yazar olmak istiyor muyum," diye. Yanıtından pek emin olmadığı için, yazmayı bırakıp MTV’den çok önce TV için bir müzik kanalı kuruyor. Ardından bu kanalı satıp bir seks kanalı kuruyor. Sonra başka kanallar kurarak iyiden iyiye televizyonculuğa sardırıyor işi. Şimdi yalnızca BOOK TELEVISION diye bir kanalı var. (National Canadian Literary Channel). Bizim için rüya gibi bir şey, inanılması güç bir proje. Yalnızca kitap üzerine, üstelik 24 saat yayın yapan bir kanal düşünebiliyor musunuz? Bir de bundan ciddi ciddi para kazanıyormuş. Kuzey Amerika’nın birçok kanalına program satıyor, ayrıca reklam alıyormuş. Dünyanın hemen her ülkesinden kitap listeleri yayınlıyor, yazarlarla, çevirmenlerle, yayımcılarla söyleşiler, edebiyat uyarlamalarına ilişkin programlar... Bir sürü şey anlattı. Renkli, esprili bir adam. Sağlam bir gözlemci olduğuna ilişkin bir izlenim bıraktı bende.
"Yüksek Topuklar", ta Kanada’dan ilgisini çekmiş. Geçtiğimiz hafta buradaydı. Türkiyeli yazarlarla ilgili söyleşiler yaptı. Ahmet Altan, Aslı Erdoğan, Yaşar Kemal, Eşber Yağmurdereli ve bazı yayınevi yöneticileriyle konuşmuşlar.
Beyoğlu’nda, Fitaş Sineması’nın arka sokağında "Canbaz" diye bir teras katı kafesinde benimle de çekim yaptılar. Sorduğu sorular, henüz çevrilmemiş olan kitabımı okumadığı halde ne kadar doğru anladığını gösteriyordu. Hayli eğlenceli bir söyleşi oldu. Internet kanallarından hakkımda sayısız belge taramış. Ne zaman yabancı biriyle konuşsam, kendimi daha "doğru anlaşılmış" hissediyorum. Hazin değil mi? Türkiye’deki düşünce özgürlüğünden, kimlik haklarına varana dek birçok konuda konuştuk.
"Book Television" ekibi, yazarlarımızın konuşmalarından Türkçe’nin sesindeki melodiyi pek sevdiklerini söylediler.
Bu arada Canbaz’a ilk kez gidiyorum. Tarlabaşı’nın üstünden şehrin çatılarını görüyor. Sevimli bir mekân. Duvara dizili renkli ampüller, çocukluğumun küçük şehirlerinin lokallerini, çay bahçelerini, yazlık sinemalarını hatırlattı bana. Sanki yazın damlarında insanların yattığı bir şehirdeymişsiniz gibi...
KONSERDEN SONRA Sezen’in kaldığı otelin bahçesinde Güler Sabancı, Demet Akbağ, Neslihan Yargıcı, Murat Çelikkan, Yıldırım Türker’in de aralarında bulunduğu geniş bir yuvarlak masa etrafında sabaha kadar lafladık. Galiba gene en çok ben konuştum. Sonrasında kimi Bodrum’a, kimi Çeşme’ye gitmek üzere yola çıktı.
Yazara e-mail
KÜLTÜR & SANAT


Kuşlarla göç
Çok dinlenenler
Haberiniz olsun
Çok izlenenler
Çok okunanlar
11 Eylül edebiyata nasıl yansıyacak?
11 Eylül’den tam bir yıl sonra
"Kendi içimde değişik bir kapıyı araladım"
Retinanda kaç yüz saklı Ece?
Gün ışığına çıkan hazineler
Türkiye Beethovenfest’te!
Yeni bir oyuna hazır mısınız?
"Ben bir hayat tarzıyım"
Enis Batur’un 50. yaş kitabı
Üç okyanusun kralının trajedisi
Saçma’nın babası Camus
Hamsi, taka ve heykel
Savaşın plastik anlatısı
Sakın ha, yaklaşmayın yanına
11 Eylül’e flütlü anma
İstanbul’dan Ankara’ya caz
Bach ile dolu eylül
Bir ajan da sokaklardan
Film festivali sezonu açılıyor
Altın Aslan Peter Mullan’ın
Büyü bozuldu...
Yepyeni insanlar
Hayat atölyesi
Geleceği biçimlendireceklerden misiniz?
Yeni yayınlar
SAYFA BAŞI

|
|

|