
|

Yoksullar zenginleri rahat bıraksın!
EDMONTON / KANADA
Mardin-Dargeçit’te hep birlikte yenecek yemek ortaya geldiğinde üşüşüvermişti insanlar. Şaşkınlıkla geride kaldığımı gören genç öğretmen Harbiye gülmüştü:
"Bu insanlar hep çok kardeşle ve aç büyüdüler. Nezaket falan dersen aç kalırsın burada."
Niyeyse o görüntü geldi aklıma, çokkültürlülükle ilgili bir uluslararası konferansın öğle yemeğinde yapılan anonsla:
"Çok yemeğimiz var. Lütfen daha fazla yiyin!"
Burası "kazananların" diyarı! Çok yemeği ağır ağır, nezaketle yiyenlerin yarıküresi... Akşam haberlerinde neşenin, espri üzerine esprinin, gazetelerde sudan muhabbetlerin, sokaklarda rahatsız edici derecede ferah bir hayatın memleketi. Kanada’nın petrol zengini Alberta eyaletinin, sağın boğucu bir çoğunluğa sahip olduğu Edmonton şehrinde, aile saadeti kavramı üzerinde duran konuk kredisi reklamlarıyla dolu, sıfır gerilimli, geniş bulvarlar uzayıp duruyor. Kişi başına düşen milli gelirde dünya birincisi ya da ikincisi olup duran memleketin orta sınıf mensubu kişilerinin yüzlerinden "fitness" reklamlarındaki cinsi pembe-beyaz bir sağlık fışkırıyor. Yoksulluğun gerilimine (ya da dinamiğine) alışmış
bir ruhu harap edecek kadar "şahane" bir hayat!
Ajansları alalım canım!
Sağ ideolojinin neredeyse asfalttan fışkırdığı Alberta eyaletinin haber kanalı Global TV bildiriyor:
"Toronto’daki ‘Çadır Şehir’e polisin düzenlediği baskınla 120 evsiz, bölgeden çıkarıldı."
Bir kadınla röportaj: "Onlar sağlığımızı ve güvenliğimizi tehdit ediyorlardı!" "Toronto’da altı, Kanada’da yirmi bin evsiz bulunuyor."
Görüntü akıyor. Evsizler, kışın -40 dereceye varan soğuklardan korunmak için yıllardır boş duran binalara giriyor, polis onları tutukluyor, karşı çıkan sivil örgüt üyelerinin polaroidlerini çekip fişliyor, vesaire... Kişi başına düşen milli gelir belli ki kimi kişilerin başına düşmüyor. Caddelerden fışkıran zenginlik, sistem gereği, kimilerinin üzerine bile sıçramıyor.
Günün yorumuna sıra gelince, orta yaşlı tipik Kanada sempatiği bir "bilen adam" alıyor sazı eline:
"Sinemalarda bira satılsın mı? Bence hayır!"
Budur! Bu kadar yani. Günün yorumu da salimen nihayetleniyor. Reklam giriyor:
"Alberta, Kyoto Küresel Isınma Protokolü’ne hayır diyor! Dünya ısınıyor olabilir ama küresel ısınmayı artıran gazların önlenmesi Alberta’da benzin fiyatlarını artıracak. Ey Albertalı! Benzini pahalıya mı almak istiyorsun?!"
Son anda bir canlı yayın giriyor. Tony Blair parlamentoda konuşuyor:
"Irak nükleer ve biyolojik silahlarını artırıyor ve bir saldırı planlıyor!"
Hemen ardından her nasılsa bir yorumcu "Alberta’da Saddam bombası istemiyoruz" diyor.
Ajanslar, Irak’a uygulanan ambargolar yüzünden ölen altı yüz bin çocuktan habersiz, kendi açlarını doyurmaktansa halı altına süpürmek isteyen, pimpirikli Kuzey Yarıküre insanlarını gösteriyor. Onlar, zenginliğin pembe-beyaz hijyeni bozulmasın, dünya onları rahat bıraksın istiyor! İnsan bütün bunları "onların" yarıküresinde izleyince... Nevri dönüyor...
Dünya ikiye ortasından bölünmüyor
Aklı başında yorumcular bütün dünyada nicedir yazıyor: Kuzey ve Güney yarıküreler arasındaki eşitsizlik, gerilimi ölümcül olabilecek bir uçuruma dönüşüyor. Dünya kalın duvarlarla ikiye bölünüyor. Kuzey, kendi zenginliğini Güney’den akın eden açlara karşı savunmaya, korumaya çalışıyor. Zenginliği bölüşmektense kendine saklamaya kilitlenmiş bu global politika 11 Eylül’den sonra "terör" meselesiyle meşrulaştırılıyor. Colin Powell’ın MTV’de yaptığı müthiş açıklamalarda dediği gibi "Terör yoksulluktan kaynaklanıyor" ve Kuzey yoksulları istemiyor.
Ancak meseleye Kuzey’den bakınca bu kadarla kalmıyor. Dünya sadece Kuzey ve Güney olarak değil; yoksul ve zengin olarak, hiç olmadığı kadar ayrılıyor. Zenginlik, yoksulluğu yarattığı tehlike nedeniyle istemiyor.
Kuzey ülkeleri dışarıdan gelen açlara yaptığı gibi kendi içine doğru da -moda deyişle- "güvenlik önlemleri" uyguluyor. Alberta’daki zengin orta sınıf, evsizleri "sağlık ve güvenlik" sebepleriyle artık istemiyor. Önceki yüzyılda suçluluk ve merhamet duygusu yaratan yoksullar artık zenginleri önce ürkütüyor, sonra öfkelendiriyor. Alberta’daki adam, yüzyıllarca sömürüldüğü için açlık çeken Güney’in yoksulluğunun bedelini ödemek istemiyor. O, Kyoto Sözleşmesi’ni benzin fiyatlarını artıracak bir "şey" olarak görüyor. Irak meselesini ise geniş bulvarlarındaki tatlı hayata bir tehdit... Zenginliğin kendini korumaya odaklı dili "Yoksulluk yoksullar ölürse biter" demeye varmıyor ama bu "pisliğin" halının altına süpürülmesini istiyor.
Yoksulların sessizliği
Dünya ikiye bölünüyor: Bir yanda zenginliğin kendini koşulsuz koruyan dili, diğer yanda yoksulların sessizliği...
Şu anda Bush televizyonda yine savaştan bahsediyor. İran’ın El Kaide ile bağlantısından haberler veriliyor. Irak’a bir saldırı durumunda bölgedeki en ciddi sorun olabilecek İran muhalefeti etkisiz hale getirilmeye mi çalışılıyor? Amerikalıların dediği gibi: "Tanrı bilir!" Ama CNN’de ne bir Iraklı ne de bir İranlı konuşuyor.
Toronto’dan, evsizlerden üst üste dört haber geçiliyor. Bir tanesinde bile bir tek evsiz konuşmuyor. Nezaketlerin ülkesi Kanada’da bu biraz tuhaf değil mi? Ya da ifade özgürlüğünün ülkesi ABD’de? Amerikalıların dediği gibi:
"Tanrı bilir!"
ecetem@hotmail.com
SAYFA BAŞI

|
|

|