06 Ekim 2002 Pazar


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
·  KÜLTÜR & SANAT  
·  SERİ İLAN  

 




Küçük güzeldir... Hele kitap olursa!

K. Kitaplığı sekiz yapıtla pazara adım attı. Yayınevi; Platon, Zola, Mann çevirileriyle cep kitabı geleneğini de sürdürüyor

     Dünya edebiyatının dev yapıtlarını düşünün. Homeros’un "İliada"sından, "Odysseia"sından başlayın... Dickens’ları, Tolstoy’ları, Dostoyevski’leri, Balzac’ları, Melville’leri düşünün.
     "Savaş ve Barış"ı, "Sefiller"i, "Moby Dick"i, "Gazap Üzümleri"ni, "Demirciler Çarşısında Cinayet"i okumaya bir kaptırırsınız kendinizi, bitsin istemezsiniz.
     Zaten bir günde, iki günde bitiremezsiniz. Uzun süren bir şöleni doyasıya yaşarsınız.
     Ama Carlos Fuentes’in "Aura"sını, Tibor Dery’nin "Dev"ini (Exupery’nin "Küçük Prens"ini de) bir solukta okursunuz. Unutamayacağınız tatlar yerleşir içinize.
     Yine de "büyük yapıt" denilince, aklınıza pek gelmez onlar, "kalın" yapıtlar gelir.
     ***
     Bir zamanlar Varlık Yayınları’nı her ay başında ne büyük heyecanla beklerdik. "Fareler ve İnsanlar", "Kodin", "Bir Garip Adam"... Yeditepe Yayınları’nı. "Kasımpatıları", "Denizin Değiştirdiği", "Kuyudaki Zenci"... Ceketimizin yan cebine rahatça sığarlardı. Kırkayak ya da Halkevi bahçesinde ikindi üstü çayımızı söyler, kitabımızı cebimizden çıkarıp okumaya başlar, güneş batıncaya kadar da devirir, bitirirdik.
     70’lerin ortalarında cep kitapları unutulmaya, onların yerini daha büyük boyutlarda yapıtlar almaya başladı. Yayıncılar artık pek ilgilenmiyordu "ince" kitaplarla. ("Kitap güzel ama 80 sayfa!") Kitapçılar, hem bu tür kitapların raflarda kaybolup gittiğinden, hem de satılsalar bile çok az kar bıraktığından yakınıyorlardı. ("Attığın taş ürküttüğün kurbağaya değmez!")
     ***
     Koç Kültür Sanat ve Tanıtım Hizmetleri, Aries dergisinden sonra kitap yayınına da başladı. K. Kitaplığı, sekiz yapıtla pazara adım attı. Jimenez’in "Platero ile Ben"i, Giono’nun "Büyük Sürü"sü, Andersen’in "Masallar"ı, Lukianos’un "Seçme Yazılar"ı bu kitaplardan dördü. İlki Akşit Göktürk’ün, ikincisi Tahsin Yücel’in çevirisi. Son ikisi ise Ataç’ın imzasını taşıyor. Düzeyli yazarlardan düzeyli çeviriler. Düzeyli bir sunuş.
     Ama benim asıl sözünü etmek istediğim, öteki dördü. "Küçük Kitaplar" genel başlığı altında 64’er sayfalık dört yapıt:
     Platon’dan "Sokrates’in Savunması" (Türkçesi: Samih Rifat), Emile Zola’dan "Suçluyorum" (Türkçesi: Tahsin Yücel), Thomas Mann’dan "Küçük Herr Friedmann" (Türkçesi Fatih Özgüven). Biri de Cevat Çapan’ın derlediği "Yürekteki Ok-Dünyanın En Güzel Aşk Şiirleri".
     Meğer bu boyuttaki kitapları ne çok özlemişim. Uzun süre elimden düşüremedim. Sayfalarını uzun uzun karıştırdım. İkisini (Platon ile Zola) daha önce okumuştum. Ama kitapların "sevimliliği" çekti beni, yeniden okudum. Cevat’ın derlemesiyle Mann’dan da aynı tadı aldım.
     ***
     "Sokrates’in Savunması" günümüzde de birçok ülkede güncelliğini koruyan bir başyapıt. Samih Rifat’ın önsözünde belirttiği gibi, "...Daha önce ve sonra haksız yere idam edilenlerin çokluğuna karşın, belki de yalnızca ve yalnızca ‘düşündüğü’, daha doğrusu çevresindekileri ‘düşünmeye’ çağırdığı için idam edilenlerin ilkidir Sokrates. ‘Gençleri kötü yola ittiği için...’ O kadar anlamlıdır ki bu suçlama! Ve ardından ne çok kişi gelecektir!.."
     Kitap yirmi beş yıl yüzyıl içinde değişen dünyamızda hâlâ değişmeyen bir şeyler olduğunun belgesi sanki. Yine Samih Rifat’ın belirttiği gibi, "bugün ya da yarın, dünyanın herhangi bir yerinde, birimiz, herhangi birimiz, düşüncelerimiz, yazdıklarımız, şurada burada konuştuklarımız nedeniyle yargıçlar önüne çıkarılabiliriz, hapisle, ölümle tehdit edilebiliriz."
     "Seçim sath-ı maili"ne girdiğimiz şu günlerde "Sokrates’in Savunması"nı okumanın (ve okutmanın) yararı var diye düşünüyorum. Zola’nın "Suçluyorum"unu da.
     Thomas Mann’ın "Küçük Herr Friedemann"ı sevimli bir uzun öykü. "Büyülü Dağ"ın ipuçlarını taşıyor. (K. Kitaplığı, yazarın "Alaca Karanlık"ını da aynı dizide yayımlar belki.)
     Cevat Çapan’ın derlemesi ise Annabel Lee’leri, Elsa’ları yeniden hatırlamak, yeni yüzlerle karşılaşmak için güzel bir olanak.
     Bu kitaplardan birini cebinize koyup bir kır kahvesine (kaldıysa elbet) ya da bir deniz kıyısına uzanırsanız keyifli bir ikindi geçirebilirsiniz.
     
BİR DAKİKA ARA
"Sokrates’in Savunması"ndan
"İnsan her şeyden önce onurunu düşünmelidir"

     Adamı derinlemesine sınadım; adını söylememe gerek yok; şu bizim devlet adamlarımızdan biriydi ve şimdi size aktaracağım izlenimi bıraktı üstümde. Onunla konuşurken fark ettim ki bu adam çok kimseye, özellikle de kendine, bilge gibi görünüyordu ama aslında hiç de öyle değildi. (...) Oradan ayrılırken şöyle diyordum kendi kendime: "Ben bu adamdan daha bilgeyim. İkimiz de güzel ve iyi şeylerden haberdar olabiliriz; ama o hiçbir şey bilmediği halde bildiğini sanıyor, bense bilmiyorum ama bildiğimi de sanmıyorum. Öyleyse ben ondan biraz daha bilgeyim demektir, bilmediğim şeyi bildiğimi sanmadığıma göre." O adamdan sonra adı birinciden de daha bilgeye çıkmış bir başkasına gittim, ama izlenimim hep aynı oldu ve onu da, başka bir sürü insanı da kendime düşman ettim.
     ***
     Belki biri kalkıp şöyle diyebilir bana: "Peki Sokrates, bugün seni ölüm tehlikesiyle karşı karşıya getiren bir yaşam biçimi seçtiğin için utanç duymuyor musun?" Ona şu doğru yanıtı verebilirim ben de: "Yanılgı içindesin dostum, az çok değerli bir adamın, ölme ya da yaşama olasılıklarının hesabını tutması gerektiğini düşünüyorsan eğer! Ne yaparsa yapsın tek şeye bakmalıdır insan: Doğru mu yanlış mı yaptığına, yürekli bir adam gibi mi, korkak gibi mi davrandığına..." (...) İşte Atinalılar, doğru davranış kuralı budur: Bir görev seçen herhangi biri, ister bu görevi en onurlusu gibi gördüğü için seçmiş, ister bir yönetici onu göreve getirmiş olsun, bana göre, tehlikesi ne olursa olsun o görevde kalmalı, ölümü ya da başka bir yıkımı düşünmeyip her şeyden önce onurunu gözetmeli.
     



 PAZAR


Eğlence Beyoğlu’nda
Cumartesi gecesi komedisi
Uzakdoğu’ya tanıtım seferi
İstanbul’un küçük dahileri
Dice Kayek’ten yeni defile
Yetenekli komiser Selami
"Erkeklerle hesabım daha bitmedi"
Sonbaharda da film festivali
"Çolpan İlhan ve Türkan Şoray’a aşıktım"
Jack amcanın ruhu İstanbul’daydı
Refika yeni evine taşındı
"Huzuru ve başarıyı birlikte arıyorum"
Kökü dışarıda kelimeler
Sultanahmet’te Dersaadet Cinayet Tevkifhanesi’nde Istakoz Festivali
Tatlı hırsız taşı yüzükten çıkarır
İntikam mı yoksa para mı?
Eyüp’te bir padişah türbesi
Şehrim Milano
Küçük güzeldir... Hele kitap olursa!
Yararı yok, çene yorar...


 SAYFA BAŞI 





© 2002 Milliyet