10 Ekim 2002 Perşembe


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
·  KÜLTÜR & SANAT  
·  SERİ İLAN  

 



"İçtenlikle soyunup dökündüm!"

Derya Erkenci’nin daha önce Hayalet Gemi’de yayımlanan metinlerinden yapılan seçkiyle hazırlanan ilk kitabı "Aptalın Seyir Defteri", yarın vitrinlere çıkıyor.

     AYBALA ALAÇAM

     Aptalın Seyir Defteri", Hayalet Gemi’de yazdığınız öykülerden yaptığınız bir seçki...
     Ben de yazıya şiirle başlayan herkes gibi, bilinen Türk şairlerini taklit ederek, onları okuyarak şiir yazmaya başladım. Cemal Süreya, Edip Cansever vardı. İkinci Yeni’nin hepsi... Garipçiler, Orhan Veli, Can Yücel... En son ve en çok etkilendiğim şair ise İsmet Özel. Sonra dergide artık şiir yayımlanmamaya başlayınca öykü yazmaya başladım. Şiirle düzyazının buluştuğu bir yer, bir kaynak buldum, oradan devam ettim.
     
     Yazdıklarınızı klasik öyküden nasıl ayırıyorsunuz? Çünkü sizinkilere bilinçakışı hakim.
     Gerçekten inanılmaz olay örgüleri kullanıp okuyucuyu finalde şaşırtmak gibi şeylere inanmıyorum. Daha doğrusu inanmak değil de öyle şeyler yapmıyorum. Hayatın içinden hikâyeler derler ya... Bütün hikâyeler hayatın içindendir ama bu biraz hayatın içindeki insanların içinden hikayeler bütünü.
     
     Sinemacı bakışınız metinlerinize de hakim olmuş. 12 metni bir araya getiren diğer kriterler nelerdi?
     Sinema demeyelim de görüntü ve görüntü felsefesi diyelim. Yıllarca hem fotoğraf çektim hem de kamera kullandım. Sinema ve edebiyat aynı kişi tarafından yapıbilir ama üretme biçimleri birbirinden çok farklı. Birini yaptığınız zaman o tarafa çok düşüyorsunuz, öbürünü yapamıyorsunuz. Ben biraz çekmeye ara verip daha çok edebiyata yüklenmeye çalıştım ve şimdiye kadar görüntü olarak çektiğim şeylerin felsefesini yazı olarak görmek istedim. Özellikle ilk üç dört hikâyede bu vardır. Yani o görüntü felsefesini, yıllardır çektiğim fotoğrafları, çektiğim filmlerde hissettiğim şeyi yazılı olarak hikâyelerin içinde anlattım. Baştaki ilk iki öykü, kelimelerle resim yapmak ya da fotoğraf çekmek gibi.
     
     Beklenmedik kelimeler ve metaforlar kullanıyorsunuz. Mesela deniz ve deniz ürünleri. Bunlar, görsel belleğinizle birleşince ortaya çok yoğun, ardında kurgu aramadan takip edilen birşey çıkıyor.
     Görüntü felsefesi, deniz ve kent var bu metinlerde. Bir tanesi mesleğimdi, diğerleri de tutkum. Dünya üzerinde kendimi en rahat hissettiğim yer denizin üstü. Çocukluktan beri balık tutuyorum, dalıyorum... Bütün bunların yanında hafızam büyük bir çöplük gibi. Bu, bazen kafayı bozduruyor insana.
     
     Toplumdan soyutlanmış şeyler değil yazdıklarınız.
     Kesinlikle. Bunlar hepimizin orta sınıf hayatımızın ortasında duran her şey! Aslında kendi kuşağımı, 80’lerde 8 - 10 yaşında olan o kuşağı içtenlikle anlatıyorum. 80’lerde ilk gençliğini yaşamış ve 2000’e gelince feleğini şaşırmış bir kuşak bu!
     
     Görüntü felsefesi meselesinin ardında Berger falan mı var?
     Üniversitede çok sıkı hocalarımız vardı. Son iki yılda klasik sinema eğitiminin dışına çıkma imkânımız oldu. O zamana kadar da bilerek ama reddederek gidiyorduk. Berger, Beuys, derken disiplinlerarası sanatla tanıştık.
     
     Bu noktada kalıcılık ve uçuculuğu tartışmamız gerekir.
     Uçucu dendiği anda aklıma sentetik bir şey geliyor. Ama bir yandan da sentetik şeyleri seviyorum. Kusurlu, kötü kopyalanmış malzemeler bile benim için çok kıymetli. Metni yazarken içtenlikle doğru yoldaysanız, o yazma eylemi içerisinde tesadüflerin de size yardımcı olduğuna inanıyorum. Buna rağmen yazdıklarımda çok düzeltme yaparım. Bölümlerin yerlerini değiştirdiğim de olur.
     
     Metinleriniz neden bu derece paranoya içeriyor?
     Çünkü öyle biriyim! Paranoyağım diye çıkmak istemiyorum ama herkesin ilk gençlikte atlattığı birtakım dönemler var. Basit şeyler. Bir bara gidersiniz ve bira istersiniz. Gelen biranın gazı kaçmıştır. Bir türlü garsonu çağırıp değiştirtemezsiniz. Şüpheci, saplantılı birtakım davranışlar! Geçer ama geçene kadar da göbeğin çatlar! Otuz yaşında yeni yeni toparlanmaya başlıyorsun. Tecrübe insana yazdırıyor ama kişisel tarihin de biraz geriden gelmiş oluyor. Bugün yaşadıklarım da kimbilir ne zaman metinlerde yer almaya başlayacak. Varoluş meseleleri de genelde ilk kitapta ortaya konur zaten. Bu soyunup dökünmeyi çok içtenlikle yaptım ben!
     
     Kimlerin izi var yazdıklarınızda?
     Kitaplar kitaplığa gelir gider. Pek öykü okumam. Beni alıp götüren öykü çok az var. John Fowles’dan etkilenmişimdir. Lawrence Durrell da keza öyle. İlk gençliğimde Panait Istrati, Ernest Hemingway, Jack London etkiledi beni. Sait Faik, suyu, denizi, deniz kıyısını anlatabilme cesareti verdi. Konuşur gibi anlatmasını sevdim. Benim prensiplerim var ama komplekslerim yok. Serdar Ortaç çalıyor diye bir kafeden kalkmam. Hem Doğulu, hem Batılı’yım. Bu bir zenginlik bence.
     
     Aptalın Seyir Defteri
     Derya Erkenci
     Doğan Kitap
     Fiyatı: 4.000.000 TL.
     







 KÜLTÜR & SANAT


İngiliz havalı Hollywood çocuğu
Çok dinlenenler
Haberiniz olsun
Çok izlenenler
Çok okunanlar
Kalemi tutkulu Viktoryen kadınlar
"İçtenlikle soyunup dökündüm!"
Yazar, yönetmen, ressam!
İki yıl bekleyin
"Sefiller" bende devrim yaptı!
Sophie Calle’ın sadistik dünyası
Aman yazmayın!
"Bir misafirhane burası,, bu dünya,,,"
Seçim afişleriyle siyasi nostalji
Camdan tuvale yansıyan öyküler
Çallı ve Atölyesi Eskişehir’de
Senfonik resimler
Beyninize kan yürüyecek
Kalbi sabıkalı olanlar utansın!
Sonbahar festivalle geldi
Aynı yola devam
Bu adamlar ‘olmuş’
Rahmaninof’dan Ravel’e "klasik" şöleni
"Bin Yılın Türküsü" İstanbul’da
Aşk ateşiyle yanmak
Siyah deri tayt giyen kadınlar
Yabancıların gözü üzerimizde
Bodrum otogarı ve başka şeyler
Hayat atölyesi
Gölgeler daha ürkektir insanlardan
Yeni yayınlar


 SAYFA BAŞI 





© 2002 Milliyet