24 Ekim 2002 Perşembe


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
·  KÜLTÜR & SANAT  
·  SERİ İLAN  

 



Hayat atölyesi

     MURATHAN MUNGAN

Geçen haftanın devamı
     Geçen hafta Danimarka’daki Bette Nansen Tiyatrosu’nun "Bin Bir Gece" oyunu projesinden söz etmiş, çeşitli Doğu ülkelerinden seçilen yazarların bu proje için birbirlerinden habersiz yazdıkları kısa oyunların, İngiliz yönetmen Alan Lyddiard tarafından tek bir oyun halinde bütünlenmesi nedeniyle bir hafta süren bir work - shop’a katıldıklarını söylemiştim. Bu yazarlardan biri de bendim.
     Bugün geçen haftanın devamı olarak bu work - shop’ta yapılan çalışmalardan söz etmek ve kimi gözlemlerimi aktarmak istiyorum.
     Çok uzun süredir, tiyatronun, evinde oturan bir yazarın yazdığı oyun metninin günün birinde bir tiyatronun repertuvarına alınarak oynanması demek olmadığını biliyorum. Bu, tiyatro yapmanın yollarından yalnızca biridir. Bu yüzden de uzun süredir metin sıkıntısı çeken dünya tiyatrosu, tiyatro yapmanın yollarını çoğaltmış ve çeşitli projeler üreterek metinleri bu yolla oluşturmanın önünü açmıştır.
     Bugün Türk Tiyatrosu’nun en önemli sıkıntılarından biri de budur. Yalnızca yazılmış olan metinlere değil, yazılacak ya da oluşturulacak olan metinlerin önerildiği projelere de "Evet," denilse, tiyatro bu sorununu önemli ölçüde hafifletmiş olacaktır.
     Her yurt dışına gidişimde, her festival sonrasında bunu bir kez daha anlıyorum.
     
SAHNEDE ÇALIŞMAK
     Tiyatroyu çok özlemişim. Bunu Danimarka’da anladım. Her sabah saat 08.30’da uyanmak, ancak çok gençken ve dünyadaki birçok şeyi yeni keşfediyorkenki zamanlara özgü bir enerji ve coşkuyla tiyatroya koşmak kanımı tazeledi. Çalışmalarımı izleyen herkesin ortak görüşü, sahneden salona taşan ve herkese bulaşan enerjim üzerineydi. Bunun nedeni, aynı zamanda Türkiye’deki tiyatronun sorunlarını da içerdiği için bundan özellikle söz ediyorum.
     Yönetmen Alan Lyddiard, yazdığım metni benim sahnelememi istediğinde şaşırdım. Grupta bir tek benden böyle bir şey isteniyordu. Böyle bir öneriyle karşılaşacağım aklıma gelmediği için, metin üzerinde hiçbir reji çalışması yapmamış, hazırlıksız yakalanmıştım. Birden kendimi sahnede mizansen yapıp, rol tarif ederken buldum. Yazarken hayal ettiklerimi, gözümde canlanan resimleri aritmetik bir düzen içinde mizansene dökmeye başladığımda, ortaya çıkan enerjime kendimin de şaşırdığını söylemeliyim. Bunun bana bile fazla geldiği öyle anlar oldu ki, kahve molası vermek zorunda kaldım. Altı yıl mektebinde okumuşsunuz, altı yıl Devlet Tiyatroları’nda, üç yıl Şehir Tiyatroları’nda aralıksız çalışmışsınız ve yıllardır sahne tozundan uzaksınız. Beni harekete geçiren şeyler, yalnızca tiyatro aşkımın depreşmesi, metnimin büyük övgülerle karşılanması, bana özel bir değer verilmesi, yıllar sonra yeniden bir sahne çalışması içinde olmak değildi. Tiyatroya ait değerlerimin, doğrularımın, ilkelerimin, ilk imgelerimin canlanmasına ait de bir şey vardı. Ben tiyatro yapmayı zaten böyle anlıyordum.
     Türkiye’de olsalar, tiyatroya hevesli amatör gençler ya da yıllardır tiyatro yaptığı halde fazla parlamamış, bu yüzden hafif süngüsü düşmüş orta yaşlı cefakâr sanatçılar sanabileceğiniz oyuncuların hemen hepsi, Danimarka’nın parlak ve ünlü oyuncularıydılar. Aslında çoğu farklı tiyatrolardan olup, bu proje için Bette Nansen’de bir araya gelmişlerdi. Hiçbirinin yüzünde "Sen benim kim olduğumu biliyor musun?" levhası asılı değildi. Kasılmıyor, tafralanmıyor, açık ya da örtük olarak övünüp durmuyor, dublaj sesiyle konuşmuyor, ego yarıştırmıyor, sürekli kendini kanıtlama gerilimiyle başkalarını yormuyor, birbirinin önünü kesmeye çalışmıyorlardı. Herkes sakin ve gösterişsiz bir biçimde işini doğru ve güzel yapmaya çalışıyordu yalnızca. Benim özlediğim, istediğim şey de buydu. Doygun, komplekssiz; kendine ve mesleki geçmişine yaslanabilen insanlarla profesyonel bir dikkat ve titizlik içinde çalışmak.
     
KOPENGHAG’DAN MALM֒YE
     Geçen hafta ünlü Malmö Köprüsü’nün bir resmini gördünüz. İşte o köprüden geçerek günübirlik Malmö’ye gittik. Doğrusu Malmö’yü okuduğum İsveç polisiyelerinden bilirim yalnızca. İki yüzyıl öncesine kadar Danimarka egemenliğindeki bu sevimli ve güzel kent, şimdi İsveç sınırları içinde. İki kent, iki ülke dediğime bakmayın, trenle 20 dakika sürüyor. Istanbul ölçülerine vurduğunuzda şurdan şuraya gitmek gibi.
     Malmö’de ilkin Modern Sanat Müzesi’ne giderek çok sözü edilen Magnus Wallin’in sergisini gezdik. Wallin, günümüz yerleştirme sanatlarının temel eğilimlerinden birine uygun olarak, tüm mekânı sergisine katmış. Adım attığınız anda, siz de serginin bir parçası oluyorsunuz. Mekânı, üzeri kare fayans kaplı yarım duvarlarla bölmüş. Yalnızca gri, siyah, füme ve beyaz tonların kullanıldığı fayansların yan yana gelmesinden, bir köşesinde Wallin’in duvar resimlerinde kullandığı figürlerin belirdiği bir resim ortaya çıkıyor. Yani fayanslar da aslında resim. Duvarlar ise bu kez de yalnızca siyah, kırmızı, koyu turuncu renklerin kullanıldığı bildiğimiz büyük boy tuval resimleriyle kaplı. Bununla da bitmiyor. Ortadaki mekânı çevreleyen ve labirenti andıran bir dirsekle girilen odacıklarda ise aynı resimler, canlandırma yöntemiyle hareketlendirilmiş olarak ses ve efekt eşliğinde DVD gösterimi olarak sunuluyorlar. Resimlerinin tekrar temi olan "çoğaltma", "birörneklik", "bireyin kilte içinde sıfırlanması" gibi konular, bir bilimkurgu havasında ürkütücü bir yakın gelecek etkisi yaratıyor. Wallin’in, gökdelenleri kuşatan büyük bir yangında, kurtarıcı helikopterlere yetişemeden alevlere yakalanan sakatlar, topallar ve körlerin işaret olarak kullandığı bir kısa film, bir klip etkisi yaratan işinden etkilendim.
     Müzenin modern sanatlar üzerine birçok şeyi bulabileceğiniz şık bir kitapçısı ve güzel bir bahçesi olan şık bir ‘kafe’si var. Bir iki albüm ve birkaç kartpostal aldım oradan. Peter Greenaway’in son enstalasyon çalışmasının görüntüleri kartpostal olarak basılmış. Birini olsun sizlerle paylaşmak istedim. Bu arada kitapçıdaki modern sanatlar albümlerini karıştırırken, Ayşe Erkmen’in adıyla ve işleriyle karşılaşmak sevindirdi beni.
     Biz kafede otururken, yanımızdaki masadan iki yaşlı kadın "Afedersiniz, konuştuğunuz çok güzel bir dil, nece olduğunu çok merak ettik," dediler. Türkçe olduğunu söylediğimizde pek şaşırdılar.
     
YERLEŞTİRME SANATI
     New Castle, önümüzdeki yıl için Avrupa’nın kültür başkenti seçilmiş, bu nedenle büyük gösteriler ve etkinlikler düzenlenecekmiş. Benden bir "enstalasyon tiyatrosu" yapmam ve Türkiye’den gelecek önerileri değerlendirmem istendi. Bu enstalasyon çalışmalarının yer aldığı bölüm, Peter Greenaway’in yeni bir çalışmasıyla açılacakmış. Enstalasyon ya da yerleştirme sanatları artık yalnızca resmin ve yontunun değil, tiyatrodan "video - art"a varana dek diğer disiplinlerin de ortak alanı ve dili olmak yolunda. Hiç olmazsa ödenekli tiyatrolar bu alandaki noksanlığı bir ölçüde de olsa kapatmaya yarayacak bir yatırım yapabilseler.
     Bu çalışmalar sırasında yapılan görüşmelerde İsveç radyosu, "Sayfadaki Gibi"yi radyo oyunu olarak seslendirmek üzere aldı. Hamburg ve Hannover yöneticileri de önümüzdeki yıl sahnelemeye talip oldular. İki yeni kısa oyun daha yazarak "Sayfadaki Gibi"yi bir üçleme haline getirmek istediğimi söyledim onlara.
     
ÇALIŞMA MEKÂNI
     Bu çalışmalar oyunun oynanacağı sahnede değil, daha çok provaların ve bu çeşit öncü çalışmaların gerçekleştirlildiği ikinci bir tiyatro binasında yapılıyordu. Hem seyir, hem oyun yerlerinin "taşınabilir" olduğu, birçok tiyatrocunun hayali olabilecek bir yapıydı. Türkiye’de böyle bir bina verseler, yılda beş oyun yazarım gibi geldi bana.
     İsveç ve Danimarka’nın TV kanalları çalışmaların her anını kaydediyorlardı. Salonda Hamburg, Hannover, Stockholm’den önemli tiyatro yöneticileri bulunuyor, çalışmaları büyük bir dikkatle izliyor, önümüzdeki yılın programları için kendilerine yazar ve proje bakınıyorlardı.
     Bir haftalık çalışma boyunca diğer metinler üzerinde önemli kısaltmalar ve değişiklikler yapıldı. Benim ve Afganistan’dan Atiq Rahimi’nin metinleri olduğu gibi, Tunus’tan Raja Amiri’nin metni ise büyük ölçüde korundu.
     Yönetmen, kısa sürede bulduğu için hayranlık uyandıran iyi bir çözümle birbirinden ilgisiz metinleri bir araya getiren bir ana gövde kurdu: Oyun, büyük bir fabrikada geçiyor, işçiler aynı zamanda fabrikada yatıp kalkıyorlar. Doğu’yu çağrıştıran simler, pullar, varakların işlenip paketlendiği bir fabrika havası yaratılacak. İşçiler akşamları kağıt oynuyor, birbirlerine masallarını anlatıyorlar. Bütün gece masaların üstünde dağınık duran iskambil kağıtlarını bir araya getirmeye çalışıyorlar. Bu parçalı yapının bütünlenmesiyle iskambil kağıtları arasında hoş bir bağlantı kurulmuş oluyor. Sahnede bir an bile boşluk yok. Sıkı işleyen sahne üstü grafik düzenleme, son gün yapılan kaba genel provada bile kendini belli ediyordu.
     "Bin Bir Gece", benim oyunum olan "Sayfadaki Gibi"yle kapanıyor; Diğerlerinden farklı olarak ortadaki masalar kenara çekildikten sonra başlıyor. Kurmak istediğim aykırı teatral yapı ve farklı tiyatro grameri, böyle farklı bir vurguyu gerektiriyordu. Bunun görülmüş olması ayrıca hoşuma gitti.
     Oyunumda tezhip, hat, minyatür, camaltı levha, kenarsüsü, ebru gibi geleneksel sanatlarımıza, "Ah - min - el aşk" levhasından, "yedi uyurlar"a, suret geleneğinden gölge oyununa, tasavvuftan İslami aşk’a varana dek birçok gönderme var. Yönetmen, sırf bunlar için kasım ayı içinde Türkiye’ye geleceğini, hatta oyunumun başrolünde oynayan o ham sayfanın kağıdını burada yaptırmak istediğini söyledi.
     "Sayfadaki Gibi"yi Dancaya Murat Alpar çevirdi, İngilizceye ise Victoria Holbrook çeviriyor. 30 Aralık’ta Kopenhag’ta açılış gecesine gideceğim, 31 Aralık’ta ise trenle Amsterdam’a geçip bu yıl yeni yıla orada girmek niyetindeyim. Yazdığım bunca sayfanın bunu hak ettiğini düşünüyorum.
     
GÜNDELİK AYRINTILAR, ALIŞVERİŞ
     Hoşlanmadığım şeyler de oldu elbette. Hayatımda gördüğüm en pahalı kent Kopenhag. Bu yüzden pek az şey alabildim. Örneğin, benim en fazla giyindiğim iki markadan biri olan "Diesel" ürünleri fahiş fiyatlarda seyrediyor. Bir İsveç markası olan ve Avrupa’nın diğer kentlerinde son derece makul fiyatlarla satılan "H&M" ürünleri beklediğimizin tersine hiç de ucuz değil.
     Mobilya, lamba, mutfak eşyası, ev içi aksesuvarları hem çok şık hem makul fiyatlarda; ama taşımayı göze alabilirseniz.
     Yeni albümlerin yanına yaklaşmak mümkün değil. Ama dönem ucuzluğuna girdiği için, eskiler ciddi bir indirimle satılıyordu. Nick Drake, Tim Buckley, David Bowie, James Taylor’dan kimi eksiklerimin yanı sıra, birkaç toplama albüm de aldım. Gene de kendimi tutamayıp yeni çıkanlardan, Rolling Stones’un "Forty Licks"iyle, Gus Gus’un "Attention"ını ve Oakenfold’un birkaç "single" kara plağını aldım.
     Kimi topluluklar ya da şarkıcıların bütün albümlerini, "single"larını, plaklarını toplarım. Onlar konusunda "koleksiyoner" kesilirim: Cure, Radiohead, Tindersticks, Arab Strap, Prodigy, Death in Vegas, Depeche Mode, Cowboy Junkies, Skunk Anansie, Garbage, Placebo gibi...
     Gus Gus da bunlardan biridir. Ama bu albümleri doğrusu kesmedi beni. Cankulağıyla dinlemedim ama gene de yeterince hazırlanmadan çıkarmış, geçmiş işlerine çabuk yaslanmışlar gibi geldi bana.
     
     Yazara e-mail


 KÜLTÜR & SANAT


Aşk bazen de vazgeçmektir
Çok dinlenenler
Haberiniz olsun
Çok izlenenler
Çok okunanlar
"Her yazar önce bir dil işçisi"
Şeytanın gör dediği...
"Budala" ile yeniden Dostoyevski
Deliler, şairler ve devrim
Taşınabilir sözlük
İki kutuluk külliyat girişimi
Akbank’a taze kan
İstanbul’dan Tuileries Bahçeleri’ne
Zamansız bir sergi
Necmi Zekâ ve diğer tanıklar
Sokakta plastik obje edası
"Aile gailedir!"
"Politik bir şey yapardım ama..."
Genç âşıkların zaferi
Tiyatroda sanat - demokrasi ilişkisi
Adrenalin fıskiyesi
Yılın en iyisi
Aya İrini’de Mozart ve Holst
Dört altın yıl
"İbrahim Tatlıses öldüğü an bitecek"
Rastlantılar ve mucizeler
Samatya ve Semaver Kumpanya
Hayat atölyesi
"Aldatma"nın bilimsel açıklaması
Yeni yayınlar


 SAYFA BAŞI 





© 2002 Milliyet