
|

Tek bir oy
Dün öğrendiğim kendi deyimiyle artık "görünmez" olan Metin Toker’in her seçim günü yazılarının başlığı "benim bir tek oyum" olurdu.
İskender kebabı gibi beklettikçe lezzeti artan yazılardı.
Üstelik "hangi partiye oy vereceği" de "altın vuruş" gibi son satıra bırakılırdı.
Okuyanı avucun içine alırdı.
Dün TÜYAP Kitap fuarında, Toker’in anısına bir paneldeydik. Eşi Özden Toker, Erdal İnönü, yaşayan en eski AKİS’çi Adalet Ağaoğlu, Hasan Cemal ve onunla AKİS’te 10 yıl Genel Yayın Müdürlüğü yapmış Kurtul Altuğ, ilk gazetecilik derslerini bir hukuk öğrencisi olarak AKİS’te almış ve 6 yıl orada yazmış bulunan ben...
Anılarımızı, salondakilerle ve birbirimizle paylaştık.
O yazının boşluğu
Bugün ilk kez Türkiye’de Metin Toker’in geleneksel "benim bir tek oyum" başlıklı yazısı yayınlanmayacak.
Boşluk...
Metin Toker "görünmez" olmasaydı, tek bir oyunun adresini nasıl tanımlardı?
AKİS yıllarında olduğu gibi onun penceresinden bakmaya çalışayım.
Herhalde...
"3 Kasım’ın Cumhuriyet tarihinde üçüncü en önemli seçim olacağını" düşünecekti.
Birincisi ile 1950’de DP iktidara gelmiş, tek parti iktidarı dönemi bitmişti.
İkincisi, 1983’de ANAP’ın iktidara gelişiydi. Sonraları yozlaşarak bugünün öfkeli toplumunu yaratan pazar ekonomisine geçişti.
Toker üçüncüsü için "31 Mart vakasında yenilenlerin rövanşı mı" kuşkusunu duyacaktı.
Toker tam bir Atatürkçü idi.
Atatürk’ü kendi kültür alt yapısıyla anlamış, onun en yakını İsmet Paşa’nın çok özel yorumlarıyla tanımıştı.
Bu kaygıyla yazacaktı herhalde "benim bir tek oyum" yazısını...
O halde 3 Kasım’a öncelikle Atatürk ölçütleriyle bakacaktı.
Tarihi rövanş
Metin Toker’den bundan sonrasını devralıyorum.
Oy vereceğim parti, 31 Mart vakasında yenilenlerin, 3 Kasım’a kadar da hep yenilmiş olan kafaların 3 Kasımı rövanş gördükleri kuşkularını yansıtmamalı.
Gerçi o eski günlere kesinlikle dönülmeyeceği, buna izin vermeyecek toplumsal bilinç ve kurumsal dirençlerin oluştuğu bir gerçek ama gene de kontrol edilemez bir büyüklük Türkiye’ye en az on yıl ileriye geçirilemeyecek bir geri vites takabilir. Oysa makul bir büyüklükle Parlamento’ya girmesi, iktidar ortaklığı yapması, devlet sorumluluğu ve deneyim birikimini kazanması, demokrasiye kazanılmaları yararlı olur. O halde böyle bir partiye o olgunluğa erişinceye kadar - sistem partilerinin yaptıklarına ne denli öfkeli olsam da - aklımı emanetçiye bırakıp tepkiyle oy vermem. Ama onlara inançlarını, özgürlüklerini, demokratik kimliklerini Anayasa’nın değişmez ilkeleri çerçevesinde rahatça yaşatacak vizyonda bir çağdaş, laik partiye oy veririm.
Öte yandan oy vereceğim partiye etnisite kuşkuları da olmamalı. Balkanlardan sonra Türkiye’de de ayrışım rüzgarlarına geçit verilmemeli. Ama bütün kültürel kimliklerin Anayasa’nın değişmez ilkeleri cerçevesinde özgürce ve tüm boyutlarıyla yaşanmasını hedefleri arasında bulunduran laik ve çağdaş bir partiye oy veririm.
Öyle partiler birden fazla.
Aralarında, değerlerine toz kondurulamaz isimler var. Ancak barajı aşamayacakları görülüyor. İçim sızlayarak onlara da oy veremem.
Çünkü ziyan olur.
Oyumu vereceğim parti de çağdaşlık, laiklik, AB üyeliği ortak çizgisinde yer alan ama barajı aşacağı, hatta katlayacağı kesin bir parti olmalı.
Sonuç...
Herkesin bir tek oyu iç özgürlüğüyle yani aklıyla, yüreğiyle "en doğrusunun bu olduğu inancıyla" sandığa atılmalı.
Sonra...
4 Kasım sabahından itibaren sonuçlara saygılı olunmalı. "Bu benim Türkiyem" diyerek, hangi iktidar oluşursa oluşsun Anayasa’nın değişmez temel ilkeleri içinde kaldığı sürece, şu çok kritik dönemde, hepimiz omuz omuza vermeliyiz.
Ortamı germekten özenle kaçınmalıyız.
Ne ekonomi, ne sosyal duyarlık bir krizi daha taşıyabilir.
g.civaoglu@milliyet.com.tr
SAYFA BAŞI

|
|

|