
|

Ve bir Ramazan daha...
Kendi ömrümün 76. Ramazanı da geldi işte. İlk hatırlayabildiğim ramazanlar 1930’lu yılların Edirne ramazanları...
Ters döndürülmüş dört ayaklı bir tabure üstüne konan büyük sinisiyle yerde iftar sofrası kurulurdu. Ben de, büyüklerle eşdeğerde bir iş yapmanın dürtüsünü yenemez yanağımı yandan, iyice pencereye yapıştırırdım; Üçşerefeli’nin kandillerini görebilmek; yandığında, hemen haber verebilmek için... Herhalde 4 yaşındaydım o sıralarda.
Geçen yıllar, gelen ve giden ramazanlar... Aralarında özel olarak hatırladığım, unutulmamış biri yok...
Bayramlarla yılbaşıları da öyledir. Aralarından kaç tanesini özel olarak hatırlarsınız?
***
Rıza Tevfik’in, karısı öldüğünde 3 yaşında öksüz kalan kızı Selma için yazdığı uzun bir şiir vardır. Oradaki bir çift dize, bazen dolanır durur dilimde:
Bir hakikat var mı derken, bir hayale döneriz;
Hayat budur benim için, hatta senin için de...
***
Kuşaklardan kuşaklara "hipnozlar", bir bakıma koşullanmalar da değişir durur. Eski tabularla dogmalar aşılır, yenileri benimsenir. Ve onlar, herkesin kabul etmesi gereken temel gerçekler sanılır.
Ancak Sokrates, Erasmus, Moliere, Voltaire, - Şakir Eczacıbaşı’nın kulakları çınlasın - Oscar Wilde, Bernard Shaw düzeylerindeki muhteşem beyinler, depremleyebilirler; o dönemde ortak benimsenmiş, yahut okullarda benimsetilmiş tabu ve dogmaların hipnozlarını...
***
23 yaşındayken, "Grev hakkı olmadan, demokrasi olmaz" diye bir yazı yazmıştım. Savunma Bakanlığı müsteşarı olan bir amiral; siyah bir arabayla, iki inzibat eşliğinde beni makamına getirtmiş; bir süre bekletmiş ve makam odasında da yine bir süre önündeki işle meşgul olduktan sonra, başını kaldırıp sormuştu:
- Sen Türk müsün?
- Evet, demiştim.
Sert bir sesle:
- Bir Türk bunu yazmaz, demişti.
***
İmran Öktem de, Yargıtay Başkanı’yken, yeni Adalet Yılı’nı açış konuşmasında. Voltaire’in bir sözünü tekrarlamış ve "Tanrı’yı da, insan yaratmıştır" demişti...
Bir süre sonra hayattan ayrıldı İmran Öktem. Cenazesi Ankara Maltepe Camii’nden kaldırılıyordu. Cenaze namazının kılınmasına karşı çıkan gruplar, az daha tabutu deviriyorlardı. Başbakan yaşlı İnönü de, protestocuların arasında ezilme tehlikesine düşmüştü. Bir general, tabanca çekerek kurtarmıştı İsmet Paşa’yı... Ve Paşa küçük bir demeç vermişti:
- Yolumu her zaman kendim açacağım, açamadığım sadece sonuncusu olacak...
***
Endüstri devriminden sonra, teknolojik devrimi gerçekleştirmiş ülkelerde; nüfusun üçte biri, işçi sınıfını oluşturmaya başlamıştı. Sonra da, işçi sınıfı örgütleriyle dayanışan ve kapitalist egemenlik "statüko"sunun değişimini isteyen, sol siyasal partiler çıkmıştı ortaya...
***
Modern teknolojinin, kol gücüne dayalı üretimi, yani işçi sınıfını, tarihe gömmeye başladığı; "ulus - devlet" modelinin aşılmaya başlandığı; ekonominin, partilerin iradesine göre değişik biçimde uygulanabilecek bir mekanizma olmadığının anlaşılmaya başlandığı, 2002 yılı sonunda; bizim Türkiye, kendi siyasal ekranında "merkez sağ - merkez sol" benzeri, etiketler kullanmaya özeniyor...
Bir de bakıyorsunuz eski "statüko"culara "sol" etiketi yapıştırılmış; yeni "değişimöcilere "sağ" etiketi...
Bağımsız milletvekilliğini kazanmış aşiret reislerini kutlayan, aşiret marabaları ise, otomatik tüfeklerle havaya mitralyöz ateşi açıyorlar. Bendeniz yerine oturtamıyorum; o aşiret gösterileri, acaba "merkez sağ" mı, yoksa "merkez sol" mu?
***
Daha yerine oturtamadığım başka kavramlar da var. Bazı yorumcular, yeni Meclis çoğunluğu ile hükümetin, "devletöle iyi geçinmesini öneriyorlar. Meclis ve hükümet dışı, bir "devlet" daha var, demek ki Türkiye’de.
Kamu hukuk doktrinleri açısından, ancak Türkiye’ye özgü değişik bir yapılanma bu...
Bakalım 21. yüzyıl küreselleşmesinin dinamikleri, bu tür hipnozları, nasıl arıtacak?
c.altan@prizma.net.tr
SAYFA BAŞI

|
|

|