
|


Hayat atölyesi
MURATHAN MUNGAN
Her sonbahar gelişinde sarı sarı yapraklarla... Mayıs ayından beri içinde bulunduğum büyük koşuşturmanın sonuna gelmiş hissediyorum kendimi. Sakin bir sonbahar geçirmek niyetindeyim. Sarı sarı yapraklı, boğazlı kazaklı; uzun Boğaz yürüyüşlerine çıkacağım, sahil kahvelerinde oturup günlüklerimi yazacağım ve düzenli olarak spor yapacağım bir sonbahar... Arkadaşlarıma, sevdiklerime, kedime ve kendime daha fazla zaman ayırmak istiyorum. Her mevsimin kendince başlangıçları vardır. Herkes kendi kışını hazırlar. Hatırlarsınız, bir zamanlar şöyle yazmıştım:
"Kış başlıyor sevgilim, hoşnutsuzluğumuzun kışı başlıyor."
Oysa bu yıl hoşnut olacağım yeni bir kış ve yeni bir sevgili istiyorum.
Özellikle geçici yaz aşklarından canı yanmışlara, sağlam bir kış aşkı diliyorum ben de...
Her şeye karşın yoğun bir haftaydı. İş Bankası Kültür Yayınları’nın Muhibbe Darga kitabı için verdiği kokteyle gittim. Daha önce bu sayfada Muhibbe Darga’dan ve onun çalışmalarından söz ettiğimi anımsayanlar olacaktır. Darga’nın ilk okuduğum kitabı "Eski Anadolu’da Kadın" idi. Ufuk açıcı kitaplardandır.
İş Bankası Kültür Yayınları’nın nehir söyleşileri dizisinde yer alan "Arkeolojinin Delikanlısı" adlı bu yeni kitap, son yıllarda bu alanda süreklilik gösteren çalışmalarıyla öne çıkan Emine Çaykara’nın gerçekleştirdiği uzun bir söyleşiden ve fotoğraflardan oluşuyor. Muhibbe Darga bir Hitit tarihi uzmanı. Ama dilerseniz, her çeşit gerçekliğin katmanlarını açmaya adanmış hayatların macerası diye de okuyabilirsiniz bu kitabı...
Koçbank Yayınları’nın çıkardığı kapalı devre bir yayın olan "Younique" dergisi adına Birhan Keskin, Zeynep Ögel ve fotoğraf sanatçısı Ahmet Elhan’ın katıldığı bir söyleşi yaptık. Canlı renklerle parlak kâğıda basılmış, kapakta adındaki "u" harfinin oyuk yerinden bir alt sayfadaki desenin bir ucunu söyleyen ayrıntısıyla pek sevimli görünen derginin tasarımını Timuçin Unan yapmış. Birhan Keskin sevdiğim bir şair. Bu nedenle anımsatmak isterim ki, son kitabı "Yeryüzü Halleri"ni okumadıysanız, sırasıdır.
Zeynep Ögel’in söyleşide değindiği bir konu, benim yazarlığım için önemli bir anahtardı. Kitaplarım hep ne yapılsa, ne yaşansa, ne olsa, gene de hiçbir şeyin "olmadığı" üzerineydi. Benim için bir çeşit hayatın olmazlığıdır bu. Yazdıklarımı umutsuz ya da karanlık bulanlar olduğunda, onlara verili koşullarda umut aradıklarını söylerim. Çıkış yolunun şimdiki halde saklı olduğunu sanma yanılgısıdır bu. Oysa ben, sınıflı toplumlarda yaşanan hiçbir şeyin gerçek bir sahicilik taşıdığını düşünmüyorum. Kodlanmış, verilmiş, yüklenmiş figürler olarak ne yapsak, bu verili koşulların içindeki sahte bir gerçekliği üretiyoruz, aşkta da böyle bu, inançta da, gündelik ilişkilerde de... Yazdıklarımdaki bu durum, yalnızca sınıflı toplumla ilgili bir durumun saptaması olmayabilir tabii, bunu bilemem; belki de "dünyaya atılmış" olduğumuzu söylüyorumdur. Yalnızca "sınıflı toplumda" olmak değil, "dünyada olmak" da böyle bir şeydir. Dahası, belki de yazdıklarımda, çeşitli ayrımcılıklar esası üzerinde yükselen sınıflı toplumda yaşamanın sorunlarıyla, dünyada var olmanın "ontolojik" sorunlarının birbirine sarmalanarak bir araya getirdiği metnin katmanlı yapısı böyle hissettiriyordur insanlara. Ama ben zaten iyi edebiyatın biraz da böyle olması gerektiğini düşünüyorum. Soğanın zarları gibi açıldıkça altından yeni bir katmanın çıktığı bir yapıyı amaçlarım. Yazının önemli etkilerinden birinin, sağlam sorular üretmek, dikkatleri bilemek, yeni düşünceler esinlemek, yeni yaklaşımlar kazandırmak, yeni meraklara kışkırtmak olduğu kanısındayım.
Hemen her yıl TÜYAP Kitap Fuarı’nda büyük salonda değişik konu başlıkları altında bir konuşma yapıyorum. Bu yılki, Beylikdüzü’ndeki yeni fuar alanındaydı. İstanbul’un bu kadar dışındaki bir bölgede bana gene dopdolu bir salona konuşma yapma fırsatı sağlayan okurlarıma, geldikleri, katıldıkları, dinledikleri için teşekkür ederim.
Konuşma öncesinde, 1. Salon’daki "Irak’ta Savaşa Hayır!" standında barış nöbetçisi olarak görev yaptım. Benden önce standta Ömer Laçiner, Ahmet İnsel, Ergin Cinmen duruyordu. Görevi onlardan devraldım.
Fuara gittiğinizde siz de mutlaka bu standa uğrayın, TBMM başkanlığına verilecek olan dilekçeye bir imza da siz atın, yakanıza bir rozet de siz takın. Bir imza, bir rozetten ne çıkar, demeyin. Sayımızı göstermenin yollarından biridir bu. Barış yanlılarının sanıldığından çok daha fazla olduğunu söylemenin gerekliliğine böyle zamanlarda çok daha fazla inanıyorum.
26 Ekim 18.30’da büyük salondaki bu yılki konuşmamın başlığı "Anlatmanın Stratejisi" idi. (Konuşmanın kısa tutulmuş bir metnini, aynı başlıkla bu ay "Milliyet Sanat Dergisi"nde okuyabilirsiniz.) Yazmaya başladığım "Anlatmanın Stratejisi ve Zihin Kurmak" adlı kitaba bir giriş denemesiydi bu.
Programımın yoğunluğu nedeniyle fuar alanını ağız tadıyla gezemedim, söyleyeceklerim üstünkörü ilk izlenimlerim yalnızca. Beylikdüzü’ndeki bu yeni mekân, genişliği, ferahlığı, tavan yüksekliği, standların dağılımı bakımından iyi. Rahat rahat dolaşabiliyorsunuz, soluğunuz tıkanmıyor, başkalarıyla omuz omuza itiş kakış yürümüyorsunuz. Ama düzenlenişi son derece özensiz ve gustosuz; pencere sıvaları bile kapatılmamış, zemin iyi kaplanmamış, bitiştirilmiş halıların ek yerleri ayağa takılıyor; bazı salonlardaki havalandırma sesi baş ağrıtıyor. Anonsların hiçbiri anlaşılmıyor, çünkü akustik gözetilmemiş. Şehrin çeşitli temel merkezlerine uzaklığı nedeniyle ulaşım güçlükleri göz önüne alındığında, aslında bizde bir perakende fuarı olan kitap fuarının amacıyla çeliştiğini düşünüyorum. Umarım önümüzdeki yıl bu çeşit aksaklıklar giderilir.
Görebildiklerim arasında Koçbank Yayınları’nın standıysa, gerçekten şık, zarif, göz okşayıcı... Düzenleyenleri kutlamak isterim.
ATATÜRKÇÜ GENÇ MOLLALAR Genel olarak, yobazlık, bağnazlık, yalnızca inanç ya da düşünce dünyası için tanımlanmakla birlikte, daha çok toplumsal dokudan beslenen ağır psikolojik süreçler içerir. Bu yüzden düşünsel olduğu kadar, psikolojik arazlardır da... Bağnazlık, bazı bünyelerde psişik bir tutku gereksinimi haline geldiği için, kendine mutlaklaştıracağı bir "nesne" arar. Bu kimi zaman bir din, kimi zaman bir ideolojidir. Düşüncenin "imanlaştırılması", kişisel saplantıların, kendini ilahi nedenlerle gerekçelendirmesine kadar uzanan karmaşık, çok yönlü arızi süreçler içerir. Çeşitli düşmanlar yaratıp, sonra da kendilerine bu düşmanı mahvetmeye adanmış ömür biçenlerin bütün kaderleri, kendilerinden kaçmak üzerine kuruludur. Bu çeşit insanlarda düşman kovalamak, "vatan - millet sevgisinden" çok, kendinden kaçmanın bir yoludur. Kovaladıkları kendi şeytanlarıdır.
Geçtiğimiz hafta Ahmet Altan’ın İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde uğradığı saldırı, yobazlığın, bağnazlığın yalnızca dinsel bir olgu olmadığının yeni bir örneğiydi. Vereceğim örnekler kimilerine fazla dramatize edilmiş gibi gelebilir ama benim için, Ahmet Altan’ı üniversite koridorunda kovalayan adımlarla 1978’te Maraş’ta Alevi evlerini basanlarınki aynıdır; Sıvas’ta Madımak Oteli’ni tutuşturan da aynı ellerdir; Menemen’de Kubilay’ı şehit edenlerin kafasıyla da aynıdır. Neye inandığınız önemli değildir, inandığınız şeyin sizi ne yaptığı önemlidir. Eylemde inancın gücünün mü, yoksa sakatlanmış iç doğamızın vahşetinin mi tayin edici olduğunu ayırt etmek gerekir. Çünkü, bunlar aklın serinliğine sahip olmayan kafalarda, pek çabuk yer değiştirir. Şiddet, bir tercihtir, ancak kendini çoğaltarak var olur ve doyum tekrarı üzerine kurulu döngüsünün tırmanışında kendi "altın vuruş"unu arar.
Bu toplumsal doku, bu koşulların ve bu ana - babaların yetiştirdiği çocuklar, şeriatçı da olsalar, tırnak içinde Atatürkçü de olsalar aynı lisanla konuşuyor ve eyliyorlarsa, tartışmamız gerekenler fikirler ya da inançlardan önce, başka şeylerdir.
Yalnızca yazı yazan ve düşüncelerini söyleyen bir adamı, lince susamış karanlık bir ahali histerisiyle üniversite koridorlarında kovalamanın düşünsel boyutundan çok, ruhsal ve sosyolojik boyutunu incelemeye değer buluyorum.
Konu, Ahmet Altan’ı savunmak değil. Onun savunulmaya gereksinimi olduğunu sanmıyorum. Tersine, ben kendimi savunuyorum. Ahmet Altan’ın görüşlerini değil, görüşlerini söyleme, yazma hakkını savunuyorum. Yani Montesquieu’dan bu yana pek de değişmemiş bir kaderin haklarını savunuyorum. Yazan, çizen, okuyan, ömrünü düşünmeye, duymaya, okumaya, yazmaya adamış biri olarak özgürlüğümü tehdit altında hissediyorum. Sıranın hangi koşullarda, hangi nedenle kime gelebileceği sorusunu sormak istemiyorum. Çünkü, bunun, bütün sansürlerin başlangıcı olduğunu biliyorum.
Onca yazar, çizerin, yayımcının, kendine dernek ya da sendika adını veren aydın kuruluşunun bu konudaki suskunluğunda, olayı basit bir "üniversite hadisesi" olarak görmenin mi, yoksa bir süredir çeşitli nedenlerle "gıcık oldukları" Ahmet Altan’ın halkı tahrik ettiği için cezasını bulduğunun sinsi sevincinin mi yattığını anlamak istiyorum.
Hiç unutmuyorum. Sıvas’ta Madımak Oteli katliamı sırasında, Tansu Çiller’in de, Mesut Yılmaz’ın da ilk açıklamaları Aziz Nesin’in halkı tahrik ettiği doğrultusundaydı.
Ahmet Altan’a her kızdıklarında, babasını hatırlatmak ihtiyacı duyanların hatırlamaları gereken, babasının da bir zamanlar milletvekili olduğu mecliste aynı yumruklar tarafından kovalandığıdır. Babalarla oğulların kaderlerini doğru yerde hatırlamak ve doğru biçimde değiştirmek gerekir.
İranlı belgesel sinemacı, gazeteci yazar Maziar Behari geçen hafta İstanbul’daydı. Danimarka’da sahnelenecek olan "Bin Bir Gece" oyununda onun da bir metni var. Behari, Danimarka, İsveç ve Kanada televizyonları için, bu projede yer alan içinde benim de yer aldığım yazarları, kendi ülkelerinde, kendi evlerinde ve kendi kültürel ortamlarında gösteren bir belgesel film çekiyor. Benimle de bir çekim yaptı. Çekimlerde arkadaşım ressam Murat Morova’nın özel camaltı levhaları koleksiyonundan da yararlandık.
Doğa Balık Restaurant’ın terasında yapılan çekimlerde arkada görünen Topkapı Sarayı görüntüsüyle benim kendi masalını söyleyen dudaklarımı üst üste bindirmiş. Jüri üyesi olduğu Amsterdam Film Festivali’ne gitmeden önce, çektiği bir belgesel film nedeniyle hakkında açılan davaya katılmak üzere, Tahran’a geçti. Tahran’da on sekiz tane fahişeyi öldüren bir seri katil üzerine çekilmiş bu filmde gerçek bir hikâyeyi belgeliyor. Katil yakalandığında, onun bir molla olduğu ortaya çıkıyor. Behari’nin filmi hakkında ilkin kurbanlardan biri gösterilirken, kadının omuzlarının göründüğü gerekçesiyle dava açılıyorsa da, bir cesedin omuzlarının tahrik edici bulunması gene de tuhaf gelmiş olmalı ki, dava düşüyor; ama bir mollanın seri katil çıkmasını da içlerine sindiremediklerinden, yeni bir dava daha açıyorlar. Avrupa’nın baskıları nedeniyle artık eskisi gibi hemen her şeye "politik suç" diyemedikleri için, bu kez kez açtıkları davanın nedeni daha ilginç: Seri katil çıkan mollanın özel hayatına tecavüz!
"Özel hayata tecavüz" gibi her uygar ülkenin hoşuna gidebilecek bir demokratik duyarlılığa Batılıların karşı çıkamayacağını düşünmüş olmalılar. Baskıcı rejimlerin eylem gerekçelendirmedeki sonsuz yaratıcılıklarına bir örnek daha!
DEHAP’ın Andon’da verdiği tanıtım kokteyline katıldım geçen akşam; basamakları yeni çıkmış, salona yeni girmiş, neler olup bittiğini kavramaya çalışıyordum ki, kürsüdeki Arif Damar beni mikrofona çağırdı. Diğer aydın ve sanatçılar gibi ben de bir konuşma yaptım ama seçim yasaklarından ötürü bu kadarını yazmakla yetineyim.
Yazara e-mail
KÜLTÜR & SANAT


Julia Roberts alçaktan uçuyor
Çok dinlenenler
Haberiniz olsun
Çok izlenenler
Çok okunanlar
İki kulübün tarihi
23 yıllık aşk
"Evlilik, birisinin zimmetine geçmektir"
Sükût-u hayal
Kadın hep yalnız, hep yalnız!..
Pop müzik geçmişimiz
Boş zamanlar...
Fotoğraf ve "öteki"
İrlanda sosu
Taze ve havadar
Müzik yok ama kızlar çıplak
Erkeğin gözyaşları
Üçüncü kuşatma
Sıradaki Soderbergh
Yine gizem peşinde
Ahmed Arif Ankara’da
Proje büyüktü ama...
Tiyatrolar Başkent’te
Kim namuslu?
Hayat atölyesi
Yeni yayınlar
SAYFA BAŞI

|
|

|