
|

Tanzimatçıların "lise modeli" kazığı...
Son 2 haftadır büsbütün yorum, öngörü ve analiz tayfunları içinde kaldık.
21. yüzyılın tüm Dünya’yı değiştireceğe benzeyen depremleri; bir türlü çağıyla bütünleşememiş ve bir türlü "biz - onlar" ayrımından kurtulamamış Türkiye’yi de, ırgalamaya başlamış görünüyordu.
Bizimki gibi çağın dışında kalmış, - Falih Rıfkı’nın deyimiyle - "kara kalabalık" ağırlıklı ülkelerde en fiyakalı yaşam; gerek politik, gerek bürokratik kadroların tepesine çıkıp kurulmaktır.
Oralara kurulabilenlerin olanakları bir anda genişleyiverir; hem de çoğunun hiçbir mesleği yokken...
Hazine arazilerinden yarar sağlama da, yönetici kadroların iradesi altına girer; devlet bankalarından olanak sağlama da... Ve de görkemli bir protokol itibarı...
Türkiye’deki tüm camilerin toplam sayısı 83 bindir; resmi lojmanların toplam sayısı 370 bin; resmi araba sayısı 52 bin vs...
***
Yönetim kadrolarının tepesine kurulanlar, yani statükonun egemenleri, kendi pozisyonlarını tehlikede görmeye başladıklarında:
- Vatan tehlikede, geleceğimiz tehdit altına giriyor, ülke karanlığa doğru sürükleniyor, demeçleri verirler.
Yorumlar, analizler, öngörüler de bu minval üstüne yapılır...
Aynı doruklara tırmanma seferberliğine girişmiş olanlar da:
- Ülke asıl şimdi ışığa kavuşuyor, aydınlanmaya başlıyor, nağralanmalarını artırırlar.
***
Ve görünen odur ki, 21. yüzyıl; tıpkı vaktiyle derebeyliklerinin, kral ve imparator egemenlikleriyle, çeşitli Avrupa diktatörlüklerinin tarihe gömülmesi gibi; Åpolitik ve bürokratik egemenlikleri de, külleyip geçmişte bırakacaktır.
Yönetim kadrolarının tepesine kurulmak; örneğin bugün Türkiye’de sağladığı olanakları, artık sağlayamaz olacaktır.
***
Türkiye en büyük kazığı Tanzimat döneminde, Fransa’daki "lise" modelini kopya etmeye kalkmakla yedi.
Fransız Devrimi’yle iktidara gelen burjuva sınıfı, aynı zamanda kendi özel işyerlerine sahip bir sermaye sınıfı idi. Ancak egemenliği kaybeden aristokratlar gibi; zarif, donanımlı ve süzülmüş değildi. O nedenle de aristokratlar, egemenliği ele geçiren burjuvalara "donsuzlar takımı" damgasını vurmuştu.
"Donsuzlar takımı", lise eğitim modeliyle, kendini törpülemeye, tornadan geçirmeye yöneldi. Lise eğitimi bir meslek öğretmiyordu; genel bir kültür veriyor, ham ahlatlığı rendeliyordu. Nasıl olsa lise mezunları, ailelerinden kalacak küçük işletmelerin patronu olacaklardı.
***
Gerek Abdülmecit, gerek Abdülaziz; farkında bile değildiler, Fransa’daki toplumsal ve ekonomik yapıyla, bu alandaki değişikliklerin. Batılı olma özeniyle, "lise modeli"ni kopya etmeye giriştiler...
Yeni model lise mezunlarının ise, hiçbir mesleki donanımı yoktu. Geçinmek için, kapağı bürokrasiye mak zorundaydılar.
Ve hiçbir şey üretmeden, bürokrasiden geçinenler; terzilere, saat tamircilerine, elektrik teknisyenlerine, marangozlara, lokanta aşçılarına, kuyumculara ve özerk hukukçularla eczacılara kıyasla, daha itibarlı sayıldılar.
***
Politik kadrolarda yer kapmak ise, daha da itibarlı ve avantajlı oldu.
Yani efendim, üretim artıp ekonomi ve modern meslekler gelişeceğine; politik ve bürokratik mekanizmaların tepesine kurulanlar gelişti. Onlarla bitip tükenmeyen bir valsi kıvırabilenler gelişti.
Yorumlar, analizler, öngörüler; genellikle hep aynı valsin figürleri oldular.
***
21. yüzyılın tüm Dünya’yı değiştireceğe benzeyen depremleri, Türkiye’yi de hedeflemeye başlamış görünüyor...
"Statükocu"lar dirensin; "değişimöciler kanat çırpsın...
Bakalım 2003 yılının 14 Kasım’nda, bugünkü yorum, analiz ve öngörülerin ne kadarı anlamını yitirmeyecek...
"Tek değişmeyen şey değişimdir" ve insanoğlu eski hipnozlarından arınabildiği ölçüde çağıyla bütünleşebilir. Türkiye de - istese de, istemese de - böyle bir değişimin içine doğru kayıyor.
c.altan@prizma.net.tr
SAYFA BAŞI

|
|

|