
|

Derviş’in misyonunu AKP mi üstleniyor?
Erken seçimin, Kemal Derviş’in de katkısıyla, Türkiye gündeminin baş sırasına henüz oturmadığı dönemde, 5 Mayıs günü yayımlanan yazımda Türkiye’nin önünde iki ana seçenek bulunduğunu belirtmiştim. O günkü fikrime göre ya "dünyayla ve ekonomiyle buluşmanın, bütünleşmenin sağlıklı bir yolunu bularak ekonomimizi sürdürülebilir büyüme rayına oturtacak ve gelişme ufkunu yakalayacaktık"; ya da "müstemleke oluyoruz edebiyatıyla puan toplamaya çalışanların dümen suyuna girip tepkici siyasete teslim olacak ve sonunda gerçekten bir müstemleke ülkesine benzeyecektik". Birinci seçeneği gerçekleştirmek için ise "Turgut Özal’ın sevap ve günahlarını iyi analiz etmiş bir Kemal Derviş’in" şanslı olabileceğini belirtmiş ve "Derviş, Türkiye’yi dünyayla ve ekonomiyle buluşturacak siyasetçi olabilir mi?" sorusunu sormuştum.
O günlerde biri çıkıp da "hayır o siyasetçi Derviş değil, Tayyip Erdoğan (ya da Abdullah Gül) olabilir" deseydi her halde fazla ciddiye almazdım. Ancak bugün gelinen noktada benim Derviş’e yakıştırdığım misyonu üstlenmeye AKP aday görünüyor. Üstelik arkasında güçlü bir seçmen desteği, önünde bu misyonu gerçekleştirmeye yatecek bir süre var. Belki de ben gene hayal kuruyorum ve AKP’nin şu an için verdiği izlenim yanıltıyor beni ama hayal kurmadan da yaşanmıyor şu memlekette.
AKP’nin başarısı ekonomiye endeksli... Son yıllarda iktidarı paylaşan siyasi partilerin hiçbirinin Türkiye’yi içine sürüklendiği ekonomik çıkmazdan çıkaramayacağını, yoksullaşmaya ve işsizliğe çare bulamayacağını düşünen seçmen çoğunluğu, bu partileri defterden silerken umudunu AKP’ye bağladı.
AKP’nin, Özal’ın "Bırakın yapsınlar" anlayışının yeni bir uygulamasıyla seçmenin ekonomideki beklentilerini karşılaması hiç de kolay olmayacak.
AKP, öncelikle ekonomideki sıkıntılara çare bulacağını, girişimci kesimin önünü açacağını, yoksullaşmayı durduracağını, işsizliği azaltacağını vaat ederek yaygın bir seçmen desteği sağladı. AKP lideri Tayyip Erdoğan’ın önceki gün açıkladığı "Acil Eylem Planı" da, neredeyse bütünüyle, ekonomideki sorunları aşmayı hedefleyen yasal düzenlemelerle ilk bir yıl içinde yapılacak icraatı özetleyen bir program niteliğinde.
Türkiye’deki ekonomik çıkmazın, 19 Şubat 2001’de devletin tepesinde yaşanan komediyle yeni boyutlar kazanmasından sonra, 2001 Ağustos’unda kurulan AKP’nin on beş ay içinde geldiği nokta ve seçimde kazandığı başarı, doğru bir teşhisle yola çıktığını gösteriyor. AKP, "İslamcı parti" olarak öne çıktığı için değil, halk için öncelik taşıyan ekonomideki sorunlara gerçekçi çözümler getirebileceği konusunda halka umut verebildiği için seçmen desteğini sağladı.
Din motifli siyasetle bir yerlere varmaya çalışan ve bu tür siyasetin efsane ismi Necmettin Erbakan’ın desteğini de sağlayan Saadet Partisi (SP) ise, seçmenin tasfiye ettiği partiler arasında yerini aldı. Çözüm göstermeden "IMF politikalarını" eleştiren ve "eski güzel günler"e dönüşü vaat eden SP ve Erbakan, marjinal oylarla yetinmek zorunda kaldı.
EKONOMİ NEDEN ÇÖKTÜ?
Türkiye ekonomisinin bir çıkmazda olduğunu söylemek için 19 Şubat şokunu ve sonrasında yaşanan derin krizi beklemeye gerek yoktu aslında. 19 Şubat 2001’de gelinen nokta, 1986’dan itibaren izlenen "durumu idare etme" politikalarının bir sonucuydu. Dünyada benzeri kalmayan bir enflasyonla yaşarken rekabet gücü erozyonunun farkına varmayan ve borçlanarak ayakta tutulan bir ekonominin bir noktada kayalara çarpması kaçınılmazdı. Ne var ki çöküşün habercisi olan krizler bile yaklaşan felaketin algılanmasını sağlayamadı. Enflasyonist ortamda gününü gün etmeye alışmış olanlar, "bu da geçer, biz gene yolumuzu buluruz" diye düşündüler.
Bugün bunları hatırlatmamın nedeni, bugün aşmaya çalıştığımız ekonomik çıkmazın köklü nedenleri bulunduğunu ve kolayca aşılacak nitelikte olmadığını vurgulamak. Sonuçta Türkiye’de genel bir yoksullaşmaya yol açan ve Veri Araştırma’nın son gelir dağılımı araştırmasının gösterdiği gibi, en üst gelir dilimindekileri bile aşağı çeken çıkmazı, son on beş yılda ülkeyi yönetenlerin çapsızlığıyla açıklamak da yeterli değil. Küreselleşmenin ulusal hükümetlerin etki alanını sınırladığı, sermaye hareketlerinin hükümetleri cezalandırabildiği, küresel rekabete ayak uyduramayan firmaların ve ülkelerin kolaylıkla çıkmaza sürüklenebildiği bir dünyada yaşıyoruz.
Böyle bir dünyada yaşarken eski dünyanın, hatta yirmi yıl öncesinin, yöntemleriyle ekonomiyi ayağa kaldırmak ve halkın sıkıntılarını gidermek olanaksız. Son on beş yıla damgasını vuran siyasetçilerin sandığa gömülmesi insanlara geçici bir tatmin sağlayabilir ama ekonomideki sorunların otomatik olarak çözüleceği anlamına gelmez.
AKP’NİN SINAVI
Ekonomideki çıkmazı aşmak ve halkı ekonomik sıkıntılardan kurtarmak vaadiyle iktidara gelen AKP, sorunun küresel rekabet gücüyle ilgili olduğunun farkında görünüyor. Dünya Ekonomik Forumu’nun geçen hafta açıkladığı sonuçlara göre, uluslararası rekabet gücü liginde dibe vurmuş görünen Türkiye’nin, bu sıralamada kendini hızla yukarı çıkaracak adımları atmadığı sürece halkın ekonomik sıkıntılarının da giderilemeyeceğini çok iyi bilmemiz gerekiyor. Halkın sorunlarına duyarlılık göstermenin bu sorunları çözmeye yetmeyeceği ortada.
Türkiye’nin uluslararası rekabet gücünün artırılması ise, devletin verimli çalışacak bir yapıya kavuşturulmasının ötesinde, Türk firmalarının enflasyonsuz ortamda verimli çalışmayı öğrenmelerine ve rekabet güçlerini artırmalarına bağlı. AKP lideri Erdoğan’ın önceki gün açıkladığı "Eylem Planı", özel sektörümüzün önünü açmayı amaçlayan bir dizi önlemi ve düzenlemeyi de içeriyor. Bütün bunların (1) Ekonominin genel dengeleri korunarak yapılmasının mümkün olup olmadığını; (2) Özel sektörde yatırım hevesini yeniden yaratıp yaratmayacağını, (3) Beklenen yabancı yatırım sermayesini çekmeye yetip yetmeyeceğini ve (4) Ekonominin rekabet gücünü nasıl etkileyeceğini uygulama içinde göreceğiz herhalde ama bu "Eylem Planı"na ve AKP’nin yaklaşımına bir bütün olarak baktığımda aklıma takılan bir nokta var.
Dünyada yirmi yıl önce daha çok revaçta olan ve Turgut Özal’ın Türkiye’nin gündemine taşıdığı "bırakın yapsınlar" anlayışının yeni bir versiyonuyla karşı karşıyayız sanki. AKP ekonomideki büyük sınavı salt bu anlayışa bağlı kalarak verebilir ve seçmenin beklentilerini gerçekleştirebilir mi, doğrusu bilmiyorum.
Yalaka mı oluyorum acaba? Son günlerde bir şüphe kaplamaya başladı içimi. Ne oluyordu bana? Seçimler öncesinde AKP’nin tek başına iktidar olmasının risklerini vurgularken şimdi "acaba böylesi daha mı iyi oldu, AKP’ye bir şans verilmesi lazım galiba" diye düşünmeye başlamıştım. AKP’nin ve liderinin seçim sonrasındaki performansı da, genelde olumlu etkilemişti beni. Daha seçim gecesi "ilk hedefimiz Avrupa" diyerek Mösyö Giscard D’Estaing gibileri de şaşırtan ve panik içinde tepki vermeye zorlayan Tayyip Erdoğan, bizim Avrupa Birliği düşmanı laik evliyalara unutamayacakları bir ders mi verecekti yoksa? "IMF’yi kovacağız" diyen palavracı takımın yapamayacağını yapıp IMF ile anlamlı bir müzakereye mi girişecekti? Biliyorum böyle şeyleri bir an için düşünmek bile beni AKP yalakalığının sınırına getiriyor, Ramazan günü günaha giriyorum. Yarından tezi yok gidip laiklik genlerimi kontrol ettireceğim.
oulagay@milliyet.com.tr
SAYFA BAŞI

|
|

|