
|

Dış dinamikler ve iç dubaralar
Oldum bittim bizim Hazine’den geçinmeli oligarşik kadrolar, yani efendim Ankara egemenleri; Alman İmparatoru II. Wilhelm’in piyonları olan İttihatçılar’dan bu yana, hep aynı plağı döndürüp durdular. Bir türlü tek bir plağın dışına çıkılmasını kabul edemediler.
Örneğin "vatan sevgisi"ne abanarak Hazine’den geçinmenin "üstün görünümü"ne öylesine dört elle sarıldılar ki, "mesleğini severek" çıplak yaşamdan geçinenler, hep ikinci sınıf vatandaş sayıldı.
Kasaplar da ikinci sınıf vatandaş sayıldı; aşçılar da, elektrik teknisyenleri de, sıradan doktorlar da, eczacılar da, vs...
Tıpkı Saray’dan geçinen "kapıkulları"nın, kul yığınlarını küçümsemeleri ve hatta hor görmeleri gibi...
***
Yakındoğu ülkelerine özgü, "oligarşik" yapılanmalar, ne kadar "asri" bir imaj yaratmaya çalışsalar da; asla ne ekonomik bir saydamlık isterler, ne de değişik plakların ortaya çıkmasını...
Ve Can Paker’in de geçenlerde söylediği gibi, oturdukları tepelerden "toplum mühendisliği"ne soyunurlar. Ekonominin elektronlarından kaynaklanan toplumsal "etki - tepki"leri, hiç mi hiç öngöremeden...
Hiç öngöremeden yarattıkları "statüko"nun, evrensel "değişim"e ne kadar dayanabileceğini.
***
Evrensel "monizm"in Türkiye’de de açmaya çalışan ilk tomurcukları üstüne vur odunu...
Tık içeriye Neriman Hikmet’i, Kerim Korcan’ı, Mim Uykusuz’u, Suat Derviş’i, Reşat Enis’i, Nazım Hikmet’i, Orhan Kemal’i, Azra Erhat’ı, Kemal Tahir’i, Ruhi Su’yu, Ulvi Uraz’ı, Aziz Nesin’i, Nuri İyem’i vs...
***
1900’lerin başında, milli birliğini kuralı henüz 30 yıl olmuş olan Almanya da; tıpkı İngiltere, Fransa gibi başka kıtalara doğru uzanmak istiyordu.
Genç, tümden dar kafa ve megalomanyak İttihatçıları, kendine bir güzel lehimler de; Osmanlı’da ırkçılığı pompalarsa, Orta Asya Türki’lerine kadar uzanma olanağı doğuyordu.
Ve Tanzminat’la birlikte Fransa’nın iyice koltuk altına girmiş olan Osmanlı’da, hızlı bir ırkçılık fırtınası başladı. İstanbul, sade Batı’dan koparılmadı, bir gece içinde - Türk bayrağı çekmiş 2 Alman zırhlısının Odesa’yı bombardımanıyla - aynı anda İngiltere’ye, Fransa’ya, İtalya’ya, Japonya’ya karşı da saldırıya geçmiş görünümünde, savaşa sokuldu...
***
Sen İngiltere’yle Fransa’ya karşı saldırıya geçeceksin ve Akdeniz’deki İngiliz armadasıyla, Fransız zırhlıları Çanakkale’ye doğru dümen kırmayacak...
Enver Paşa, Alman Genelkurmay Başkanı Falkenhayn’a sormamıştı bile:
- İtilaf Devletleri’nin Akdeniz’deki donanmaları, ortak bir karşı saldırıya geçerse, Akdeniz’deki Alman donanması bunları durdurabilecek mi, diye.
Alman genelkurmayı, kendi gemilerini risk edeceğine, Çanakkale’ye bizim gencecik köylü taburlarıyla ilk üniversiteleri yığdı, başına da Feldmareşal Liman Von Sandres’i oturttu ve İtilaf Devletleri’nin denizden hareketlenen karşı saldırısını durdurmak için, 300 bin gencimiz şehit oldu.
***
En sonunda Almanya da; Enver Paşa da, yenildiler ve 300 bin genç insanı Çanakkale’de şehit verdikten sonra, İstanbul yine işgal edildi.
Enver Paşa, şairleri çağırdı ve sanki kendisi Avrupa’ya saldırmamış da, İtilaf Devletleri kendisine saldırmış gibi, şiirler yazdırdı:
Binlerce can dirilse de
nakletse geçmişi,
Dağlar lisana gelse de
anlatsa hepsini,
Garbın cebin - i zalimi
affetmedim seni,
Türküm ve düşmanım sana
kalsam da tek kişi.
Bu şiirler okullarda da genç kuşaklara ezberletildi ve gençler, koyu bir ırkçı olarak, tüm Batı’ya düşman yetiştirilmek istendi.
***
Soğuk Savaş yıllarında da, Washington Türkiye’yi ucuz bir insan deposu olarak gördü.
Türkiye’de de, ekonominin saydamlaşmasını, evrensel hukuk ilkelerinin benimsenmesini ve eksisi artısıyla analitik bir tarih bilincinin gelişmesini; Ankara egemenlerinin, "tek plağı" dışına çıkılmasını isteyen kalemler, ezildi, bitirildi, yok edildi...
***
Sonra ne oldu?
"Yaşam kalitesi" açısından dünya sıralamasında 86. sıraya düşüldü.
Avrupa Birliği üyesi olmak için bir yırtınma seferberliği başladı.
Derken efendim, küresel gelişmenin, İslam profilli ve bikini özgürlüklü; global sermayenin yatırımlarını artırdığı; insanları zenginleşmiş bir modele ihtiyacı çıktı ortaya...
En yatkın model yine Türkiye’ydi...
Resmi TV’lerinde Kürtçe yayınların da yapılabildiği, hatta kabinesinde Yahudi, Ermeni, Rum vatandaşlarının da görev alabildiği, İslam profilli bir Türkiye...
Şimdi o rotanın üstünde Türkiye...
İnsanlık kötüye gitmez. Türkiye de kötüye gitmez. Enseyi karartmayın.
c.altan@prizma.net.tr
SAYFA BAŞI

|
|

|