
|


Türküz haa, ona göre!
Yurtdışında yaşayan, aklı başında olduğunu düşündüğüm birileri neden basit bir komedi filmini bile anlayamıyor, filmin ti’ye aldığı şeyleri Türklere hakaret sayıp ciddi ciddi rencide olabiliyor?
WASHINGTON
Bir tür Türk’e çok dokunan şeyler var; benim anlayamadığım şeyler...
Geçen pazar, bizim evde Türkü, Amerikalısı, yarı öyle yarı böyle bir grup arkadaşla konuşup gülüşürken laf bu şeylere geldi.
Şömine çıtır çıtır... Ellerimizde kahveler, tarçınlı sıcak şaraplar. Ufaklıklar, bahçede kar buz demeden yuvarlanıyorlar. Keyifli bir öğle vaktiydi yani. Güle oynaya konuşup konuştuğunu unutuvermek için birebir.
Olmadı. "Bir tür Türk" kurtçukları kafamda kımıl kımıl...
Anlayamadığım şeylerden biri, bir filmle ilgili.
Tom Hanks ile (konumuz gereği, bunu burada, altını çizerek mutlaka belirtmeliyim ki) "Rum kökenli" eşi Rita Wilson’ın yapımcılığını üstlendiği bir film bu. Küçük bütçesi, mütevazı kadrosu ile hiç de kendisinden beklenmeyen çapta işler başardı: Amerika’da aylardır gösterimde; her gören pek bayılıyor; filmin devamının çekilmesi için hazırlıklar başladı bile.
Anlamışsınızdır; "My Big Fat Greek Wedding" (Benim Büyük Şişko Rum Düğünüm) filminden söz ediyorum.
Ben birkaç ay önce gördüm. Herkes gibi şurasında burasında kıkırdadım; çocukluğumdan aklıma takılmış bir enişte tabiri, bir anneanne kahkahası, bir Mustafa beyamca edası filan yakaladığım sahnelerde, herkesten biraz daha fazla kıkırdadım.
Basit bir film. Evin her yanına Yunan bayrakları asıp ön bahçesinde kuzu çeviren, Amerika’ya göçmüş ama göçerken de aklının yarısını eski memlekette bırakmış bir Rum ailesinin komiklikleri. Ancak kendisine gülebilenlerin yazıp oynayabileceği türden, onun ötesinde fazla derinliği olmayan, sıcak, uçucu bir film. Kafayı "can düşmanı" Türklere takmış bir bunak nine de filmin komikliklerinden.
Anlayamadığım şeyler ise bu film ile, özel olarak da bunak ninenin Türk düşmanlığıyla ilgili olarak posta kutuma doluşan elektronik "meyiller"...
Aralarında, filmi, "Ah keşke görmez olaymış", bir görmüş ki, sonrasında geceler boyu ağlamış, "Bu çağda bu düşmanlık niyeymiş" türünden yazan ve halen Amerika’nın kaymak okullarında eğitim gören genç kızlarımız var... "Bakın Rum lobisi kendi propagandasını nasıl da içten içe yapıp Türk düşmanlığı yayıyor" diyebilen; işi gücü, evi barkı, hali vakti yerinde, kellifelli Türk- Amerikalı beylerimiz var. Var da var.
Nasıl oluyor da oluyor, İngilizce bildiğine inandığım, "akıllı fikirli" olacağını düşündüğüm birileri çıkıp böyle basit bir filmi anlayamıyor, filmin ti’ye aldığı şeyleri Türklere hakaret sayıp ciddi ciddi rencide olabiliyor, öfkelenebiliyor, iki gözü iki çeşme ağlayabiliyor?
Nasıl bir tür Türklük bu?
Belki de, birkaç ay önce, Amerikan gazetelerindeki banka ilanlarında boy gösteren, sahibinin sevgilisi, harika köpekçiğin boynundaki tasmada "Turk" (İngilizcede özel bir isim ve aynı zamanda "Türk" anlamında) yazılı olmasının, Türk halkını rencide edeceğini anında kavrayıveren, reklam sahibi şirkete hemen uyarı mektubu yazan ve bir güzel "özür" dileterek köpekçiğin kariyerine son verdirten atiklikteki, saygın bir Türk- Amerikalı hukukçununkine paralel bir Türklük.
Oysa benim, galiba çok sayıda Türkün takdirini toplayan bu girişime de, kafam basmamıştı. Hatta duyunca, pek bir "uzaylı" hissetmiştim kendimi.
Zira reklamları ilk gördüğümde, onlardan birine isim verme ayrıcalığını da tatmış bir karabaşsever olarak, "Turk" yazılı tasma bende tepki değil, sempati uyandırmıştı. İnsanın köpeğine ancak sevdiği, kendisine güzel şeyler çağrıştıran bir ismi vereceğindem emindim ya, hoşuma gitmişti. "Vay siz nasıl bir köpeğe ‘Türk’ dersiniz köpoğulları" diye kabarmamıştım yani.
Ha, bir de şu eşek meselesi var...
Daha önce de onlardan bahsetmiştim: ABD’de, Demokratik Parti’nin simgesi eşek ile Cumhuriyetçi Parti’nin simgesi fil; kartona, tutkala, plastiğe bürünüp aylar boyu, rengarenk ve hepsi apayrı kişilikte heykelcikler halinde Washington’un dört yanını mesken tuttu. Büyükelçiliklerin olduğu, adı üstünde "Embassy Row" mahallesine de pek yayıldılar. Mesela, Britanya Büyükelçiliği acar davranıp kapısının bir yanına fil, bir yanına eşek koydurttu ki iki partiye eşit mesafesini cümle alem anlasın.
Ama, Allah akıl fikir versin, Washington Belediyesi bizim Türk Büyükelçiliği’nin önüne eşeğin birini getirip dikmesin mi?
Vay eşekler vay!
Neyse ki sonra anladılar hatalarını, eşeği karşı kaldırıma taşıyıp yerine kanatlı bir fil koydular ve pazar günü bize bu işi kıkır kıkır anlatan Türk-Amerikalı arkadaşımıza göre, bir tür Türkler de, rahat bir nefes aldı.
Doğrusu, gülüştük epey. Ne dersiniz, acaba damarımızı kesseler kırmızı beyaz akmayacak mı bizim?
Yazara e-mail
PAZAR


Yemek 2002’nin yükselen değeri oldu
"Hâlâ TİP’li olsaydım bu kitap yüzünden atılırdım"
Queen’i yeniden keşfeden Kaşif
Kuştepe gençliğine Bilgi yaradı mı?
Erkek Mezdeke
‘İşim benim için bir eğlence’
Üç kuşağın hayatı at üzerinde geçti
Pamukbank fotoğraf koleksiyonunu sergileyecek
"Tılsımlı Eller" müze kuruyor
Şarapların kralı İstanbul’daydı
Çocukların dilekleri gerçek oluyor
Ege’den gelen özel bitkiler
Aman bitrul, canın çıksın!
Bir cinayetin anatomisi
İngiliz tacına ne oluyor?
İlk turistler kişi başına 2 bin 250 kuruş harcadı
Mevlana’dan çocuklara öyküler
Türküz haa, ona göre!
SAYFA BAŞI

|
|

|