
|

21. yüzyılın, Ankara’ya ödün vermeyen muhalefeti
21. yüzyıl, hiç de ödün vermeye niyetli görünmeyen, gizli bir muhalefet olarak dikilmeye başladı Türkiye’nin karşısına.
Bir kez, frenlenemeyen bir saydamlaşma, gün günden yoğunlaşmada. Öyle ki, hem vaktiyle Körfez krizi sırasında içerde söylenmiş olan yalanlar ortaya çıkıyor; hem de 40 yıl boyunca Türkiye’den KKTC’ye yapılmış milyarlarca dolarlık yardımın, şimdiye dek sadece kimlerin işine yaramış olduğu...
Bu arada Türkiye’deki resmi lojman sayısı da, ortaya çıkıyor; bankalardan alınıp, geri ödenmemiş krediler de...
***
Görünen o ki, Türkiye gitgide daha da saydamlaşacak...
Örneğin Mehmet Ali Birand’ın "32. Gün" programından öğreniyoruz ki, Türkiye’deki çeşitli yerel kültürlerin folklor bahçesinden derlenmiş, Türk, Kürt, Ermeni, Laz, Rum, Yahudi türküleri; genç müzisyenlerin çabalarıyla, "Hemavaz - ortak sesler" adlı bir orkestra tarafından seslendirilmiş ve çok daha önceden de bir CD’de toplanmış.
***
Ve ne olmuş biliyor musunuz?
Bizim Dışişleri’nin en tepedeki sorumluları; çeşitli yerel kültürlerin türkülerinden oluşan CD’yi; AB üyesi ülkelerin diplomatlarına armağan etmişler. Türkiye’deki demokratik ve hümanist anlayışı kanıtlamak için...
***
Ancaaak...
Ancak gençlerin kurduğu orkestranın çaldığı, Türk, Kürt, Ermeni, Laz, Rum türkülerinin; içerdeki TV kanallarından da yayımlanması pek istenmemiş.
Yani efendim dışarıya karşı demokrat ve hümanist; içeriye karşı şoven ve ırkçı olmayı yeğlemişiz...
***
1946’da dünyaya ilan edilen "İnsan Hakları Beyannamesi"ni de, San Francisco’da önce biz imzalamıştık.
"İnsan hakları"na, ne kadar saygılı davranıldı ki içerde?
Bizim iktidarların eski bir ayak oyunudur, dışarıya karşı başka türlü görünüp, içerde başka türlü davranmak...
***
12 Mart 1971 ertesinde, bir sabah Basınköy’deki eve siyah bir araba gelmiş ve bendenizi alıp bir meçhule götürmüştü.
Kimsecikler bilmiyordu nereye götürüldüğümü...
15 - 20 gün sonra Le Monde’un yazarlarından Paul Balta ile birkaç Avrupalı gazeteci, beni bulup konuşmak için İstanbul’a gelmişti.
Beni, Paul Balta ile konuşturmadan önce kulağıma kibarca şöyle fısıldamışlardı:
- Kendi sorunlarımız, kendi aramızda kalsın. Ülkemizi şikayet etmeyelim yabancılara...
Paul Balta:
- Nereye hapsedildiğimi, işkence görüp görmediğimi soruyordu.
- Selimiye Kışlası’ndaydım, dedim.
***
Sabahlara kadar işkence sesleri dinlediğimi ve "özgürsünüz" diye imzalatılan resmi bir kağıttan sonra da, serbest bırakılmadığımı; ve bir sabah erken saatlerde, kurşuna dizilmeye götürülüyormuşum gibi, bir manga tüfekli asker ortasında, uzun koridorlardan kışlanın avlusuna doğru götürüldüğümü anlatamadım.
Sadece:
- Birtakım kabuslar gördüm, dedim; işkence sesleri, kurşuna dizilmeye götürülme falan...
Paul Balta, neyi ima ettiğimi anladı mı, anlamadı mı, bilmiyorum. Le Monde’a:
- Birtakım kötü kabuslar görüyormuş, diye yazdı.
***
21. yüzyıl, hiç de ödün vermeye niyetli görünmeyen, gizli bir muhalefet olarak dikilmeye başladı Türkiye’nin karşısına.
Ve frenlenemeyen bir saydamlaşma gün günden yoğunlaşmada...
Türkiye’nin gerçek yüzünün ortaya çıkması; kötüye mi gidiştir, yoksa iyiye mi?
***
Hamasete dayalı yapay bir demagojiyle, varıla varıla nereye varıldığını hep biliyoruz.
Şimdi artık "çağdaş bir imaj" sanallığı bitiyor. Kestirmeden köşeyi dönme hayalleri bitiyor. Evrensel kalitede bir meslek donanımına sahip olarak, hayatı hak etme çabaları yerine; Hazine’den geçinmeyi yeğleyip, havalı yaşama megalosu dönemi bitiyor.
Kötüye mi gidiştir bunlar, yoksa iyiye mi?
***
Irak savaşını da, fazla büyütmeyin gözünüzde. Şayet çıkarsa, daha da hızlı saydamlaşır Türkiye...
Ama çıkmama olasılığı da vardır.
İnsanlık kötüye gitmez. Türkiye de gitmez. Enseyi karartmayın.
c.altan@prizma.net.tr
SAYFA BAŞI

|
|

|