07 Şubat 2003 Cuma


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
·  KÜLTÜR & SANAT  
·  SERİ İLAN  

 




Taraskon’lu Tartarin

7’DEN 77’YE OKUL DIŞI BİLGİLER

     Avcılıkta atıcılığa bir engel yoktur.
     Oldum olası avcılığı da, avcıları da sevmem. Çünkü bir canlıyı, sırf canımız istiyor diye öldürmenin gerçeğe ve akla uygun bir yanı olduğunu sanmıyorum. Kaldı ki, bunu eğlence ve spor adına yaptıklarını söyleyenlerin, kendi gerçeklerini ve içlerindeki yabanıl duyguları öldüremedikleri inancındayım. Eskiden, yaşamlarını sürdürmek adına avcılık yapan insanlarla günümüz insanlarını aynı kefeye koyamayız. Doğanın en yırtıcı canlıları içinde olan timsahların, karınları tok olduğu zaman bir ceylanı yakalasalar bile onları değil yaralamak, ısırmadıklarını bile biliyor musunuz?
     ***
     Sırf avcılık derecesini yükseltmek için, yiyemeyeceği kadar canlıyı öldürüp belindeki kemere onları ayaklarından asan, sonra avcılar kahvesine gidip caka satan çok avcı tanıyorum.
     Ben çocukken bir Ali Amca vardı. Avdan elleri boş dönen avcılara keklik, bıldırcın satardı. Avcılar kuşları alır, boş bir kafese koyar, beş-on metre uzağa gidip o kafese ateş ederlerdi. Sonra da kafesten, öldürdükleri kuşları alır, sanki kendileri avlamış gibi bellerine takıp avcılar kahvesine giderlerdi.
     ***
     Dünyada pek çok meslekten palavracılar çıkmıştır. Ama avcılık ve avcılar kadar geniş bir mizah edebiyatı kültürüne sahip bir meslek yoktur. Öylesine akıl ve mantıktan uzak palavra, uyduruk öyküler vardır ki, ciltlere sığdıramazsınız. Çocukluğumda Trakya’da ben de pek çok öyküye tanık olmuş, hatta bazılarını, ileride bir kitapta toplarım düşüncesiyle bir deftere yazmıştım. Eskiden, sanırım Balat’ta bir kahve vardı. Çay ocağının başında eski bir gemi çanı bulunurdu. Avcılar kendi aralarında heyecanlı heyecanlı avcılık öykülerini anlatırken ortalık bazen öyle bir gürültüye boğulurdu ki, çaycı önce çanı çalar, sonra elindeki çay tepsisiyle masalar arasında dolaşırken, "Az atalım beyler, az atalım! Biraz da çay içelim!" derdi.
     ***
     Fransız edebiyatının ünlü yazarı Alphonse Daudet’nin de kendisi kadar ünlü bir kahramanı vardır; Taraskon’lu Tartarin. Hem beceriksiz, hem de palavracı bir avcıdır: Afrika’ya aslan avlamaya gider. Bir dilencinin para kazanmak için yanında gezdirdiği gözleri kör, dişleri sökülmüş bir aslanı satın alır. Sonra da hayvanın kafasını samanla doldurtup şöminesinin üzerine asar. Artık Fransa’da herkes onun Afrika serüveninden söz edecektir.
     ***
     Bir akşamüstü tam gazeteden çıkacağım sırada telefonum çaldı. Beş-on cümleden sonra beni arayanın ülkemizin önemli avcılarından biri olduğunu anladım. Beni başka bir şey için aramıştı. Onu tanımış olmama sevindi. Ama kendisine doğrudan, "Sözüm size değil ama, ben avcıları hiç sevmem," dedim. O an, yıllar önce bir yaban mandasının boynuzlarına asılmış Türk bayrağıyla çektirdiği resim gözümün önüne geldi. Bunu kendisine de söyledim. O da bana, "Artık çok yaşlandığını, avcılığı bıraktığını, bugüne kadar çok can aldığını," söyledikten sonra, umutsuz bir şekilde, "inşallah Allah bizi bağışlar," dedi. Birdenbire sanki bir film gibi öylesine kuşlar, geyikler, tavşanlar, keklikler gözümün önünden geçiverdi ki, kendimi tutamadım ve, "Bağışlanacağınızı hiç sanmıyorum!" dedim. Vedalaştık ve telefonu kapattı. Bir daha da kendisiyle görüşmedik.
     ***
     Babamın anlattığı bir avcı fıkrası vardı:
     Adamın biri ayı avına çıkar. Bir ayı görür, ateş eder, vuramaz, ama ayı yaralanır. Üzerine doğru koşmaya başlar. Adam, ardına bakmadan koşar. Fakat bu arada ayının eşi karşısına dikilir. Ona da ateş eder. Vuramaz. Bu kez ters tarafa doğru koşar. Oradan da ayının yavrusu çıkar. Bu kez tek seçeneği kalmıştır. O da o tarafa yönelir. Beş-on metre koşar, birden bir uçurumun yanına geldiğini fark eder. Önüne bakar uçurum, arkasına bakar üç ayı...
     Ve avcı palavrasına çıkış yolu bulamaz. Dinleyenler heyecanla, "Eeee, sonra ne oldu?" diye sorunca, avcı çaresiz, "Ne olacak, ayılar yedi beni!" der.
     ***
     Bu yazımda avcılık konusunu işlememin bir tek nedeni var; o da geçtiğimiz gün dünyaya sunulan yeni bir gereç: Olta sonarı. Bu, amatör balıkçılar için hazırlanmış cep telefonu büyüklüğünde, oltaya takılan bir mini sonar. Avcılığı artık şansa bırakmayan, avcılar arasındaki "rasgele" sözcüğünü sözcüklerden çıkaran; deniz, göl, ırmak dibinde ne kadar balık varsa onun neslini kurutmayı amaç edinmiş, dedelerimizin deyimiyle, "Sularımızın dibine kibrit suyu eken," bir alet. İleride balığı da yalnızca ansiklopedilerde görecek çocuklarımıza hayırlı uğurlu olsun!..
     
     Yazara e-mail
     



 CUMARTESİ


Türklerin uzayla imtihanı
"Saddam için değil, halk için gidiyorum"
Kebaba ‘bir şeyhler oluyor’
Balıklar pile örnek oldu
Ne var, ne yok?
"Bana babam gibi geliyorsun"
Dünya önünde aile kavgası
Taraskon’lu Tartarin


 SAYFA BAŞI 





© 2002 Milliyet