
|

Krizde bir başbakan portresi
Ona "Türkiye’nin en şanssız Başbakanı" demek herhalde yanlış olmaz.
Bugüne dek görev yapanlar içinde pek azı masasında bunca büyük belayı bir arada bulmuştur:
Irak’ta savaş, Kıbrıs’ta çözüm, ekonomide kriz... Bir de bu işi "emaneten" yaptığını düşünürseniz...
Abdullah Gül’ün, hislerini derhal ele veren bir yüzü var. Duygusu, sıkıntısı, öfkesi anında yüzüne yansıyor. O yüzden de kolay yalan söyleyemiyor.
Özel sohbetlerde bazen düşüncelerini öyle içtenlikle paylaşıyor ki, danışmanları onu bir an önce uzaklaştırma çabasına girişiyor.
Ne de olsa, insan ilişkilerinde maharet sayılan samimiyet, siyasette zaaf kabul ediliyor.
***
2 günlük Brüksel gezisinde onu yakından gözleme şansı buldum.
Muhatabının gözlerine bakarak ve eliyle dokunarak konuşuyor.
Tıpkı Kayseri Lisesi’nden okuldaşı Turgut Özal gibi...
Gül’le birlikte Osman Bölükbaşı’nı, Korkut Özal’ı, Sadettin Bilgiç’i, Mehmet Yazar’ı da yetiştiren lise bu...
Hepsi, Anadolu’dan kopup gelmiş ve mazilerini unutmadan siyasette umur görmüş isimler...
Kamuoyu, Gül’ü de Kayseri’de, babasının bahçesinde diz çökmüş kazan kaynatırken ki görüntüsüyle tanımıştı.
Yer sofrasında yemek yediğini, zengin sofralarında çatal bıçak tutmaya çekindiğini anlatırdı.
O masalara oturamayanların temsilcisi olarak siyasete girdi. Onların oylarıyla Başbakan seçildi.
Bugün müzakere masasında bastıran Amerikalılara "Bunu halkıma anlatamam" diye direnmesi belki biraz da bu yüzden...
***
Krizlerle boğuşurken bir "Ecevit zarafeti"ni elden bırakmadığını da belirtmek lazım.
"Savaşa hayır" gösterisinden sonra karakola götürülen Tamer Karadağlı’ya telefonda "Kusura bakmayın" deyip devlet adına özür dilemesi alışmadığımız bir davranıştı.
Brüksel meydanında kahve içmeye davet ettiğimizde "Şimdi oradakileri rahatsız etmeyelim" demesi veya kendisini öven bir meslektaşımızı "Bunları hak etmiyorum" diye araması da öyle...
Hayvanseverliğin prim yaptığı bugünlerde - hem de eve yeni aldıkları köpek üst üste haber olmuşken - "Bayılırım köpeklere" demek yerine şunu söyledi:
"Çocukken beni bir köpek kovalayıp ısırmıştı, o zamandan beri köpeklerden uzak dururum".
***
Göreve geldiğinde Irak’la ilgili bir brifingde, savaşın ne zaman çıkabileceği, ne getirebileceğine dair konuşmaları dinlemiş ve sonunda çocuksu bir merakla sormuştu:
"Yahu bir dakika!.. Barış olamaz mı?"
Sonuna kadar bunu denedi.
"3 gününüz var. 48 saatiniz kaldı. Son 24 saat" blöflerine kulak asmadı. Ama en yakınındakileri bile esir alan bir ablukayla kuşatıldı.
"Amerika’nın şakası yok. Derhal karar vermezsen bizsiz yapacak. Bizi masaya oturtmayacak" diyenler arttıkça sinirlenmeye başladı:
"Bunu ayna gibi bana yansıtacağınıza, gidin onlara bizim koşullarımızı anlatın" diye çıkışır oldu.
Herhalde o arada güvendiği pek çok dağa da kar yağdı.
Yüzünde belirmeye başlayan tikler, ola ki hasımla yürüttüğü sinir savaşından çok, hısımla sürdürdüğü taviz kavgasının izleridir.
***
Tarihten biliyoruz ki, Amerika, kendine direnenleri affetmez.
Dikkat ettiyseniz şu kriz sürecinde Beyaz Saray, denklemin içinde yer kapmaya can atan Tayyip Erdoğan’ı, Yaşar Yakış’ı, Ali Babacan’ı ağırladı; Abdullah Gül ise henüz Washington’a ayak basmadı.
İhtimal, Bush’un sofrasında yemek, Gül’e değil, daha "uyumlu" bir başbakana kısmet olacaktır.
Ama "Gül’ün adı", yer sofralarında kolay unutulmayacaktır.
can.dundar@e-kolay.net
SAYFA BAŞI

|
|

|