
|

Kış çilesi, "tezkere" ham hum şaralopu ve Köyceğiz...
İstanbul’un kar çilesi, geçtiğimiz cumartesi, henüz daha gün doğmadan hücum borusunu çalmıştı.
Dalaman uçağı saat 8’deydi. Saat 7’yi geçe, Yeşilköy Havalimanı’nda olmamız gerekiyordu.
İstanbul, kefen soğukluğunda da olsa, beyaz gelinlikler giymişçesine güzeldi. Yollar, kaldırımlar, yapraksız ağaçların dalları, kırmızısı pek az görünen damlar, bembeyazdı.
İçimizde bir kuşku vardı; acaba uçak kalkacak mıydı, kalkmayacak mıydı?
Saat 6.45’te düştük yollara. Nasıl olsa pazarın yazısını daha önceden yazmıştım. Olaylar çok hızlı akıyormuş gibi görünse de, büyülteçle bakıldığında hiçbir şeyin değiştiği yoktu.
***
Irak sorunu da, Kıbrıs sorunu da; 5 yıla varmadan kaybolacak birtakım baş aktörlerin ekranlara taşıdıkları, geçen yüzyıldan uzantılı, anlamsız bir drama gibiydi...
Anlamsız ama yönetilen yığınlar için, birtakım cendereler yaratan; anlamsız ama 500 bin kişinin ölümüne neden olabilecek bir drama...
Nasıl Türkiye’nin yüzlerce yıldan beri sürüp gelen yoksulluk ve kış çilesini değiştirme olanağı yoksa; oynanmakta olan dramayı da değiştirme olanağı yoktu.
Başkan Bush, 62 bin Amerikan askerini Türkiye’de konuşlandıracak ve Irak’a karşı kuzey cephesini açacaktı.
Önce Saddam kaybolacak, bir yıl sonra da Bush, silinip gidecekti.
***
Dalaman’a indiğimizde her yer günlük güneşlikti. Ilıman bir hava, yeşil palmiyeler, düzgün yapılar, şıkıdım yollar...
Köyceğiz’deki dostların ise ne Saddam umurundaydı, ne de Bush...
Bir harika iç mimar olan sevgili Şafak Barış, 24 metrekarelik alt salonu, yeniden öyle bir düzenlemişti ki; siyasal aktörleri en sonunda iflas ettirecek olan 21. yüzyılın tadını şimdiden çıkarmak için, bir gönül kokpiti gibi olmuştu...
***
Ortada bir koca şömine... Şöminenin sol yanında, mavi - beyaz fayanslarla ve seyrek küçük çaydanlık, kapaklı sahan figürleriyle süslenmiş açık bir mutfak... Açık mutfağın dip duvarında, mavi - beyaz fayansların üstünde yan yana sıralanmış, telli kapakları saydam, şık dolaplar... Ve yerden yukarı koskoca bir buzdolabı...
Açık mutfak, salondan iki kişilik bir amerikanbarla ayrılıyor... Ve hemen köşesinde, televizyon, altında bir müzik çalar...
Şöminenin tam karşısında, açılınca yatak da olan bir divan... Divanın sol yanında 6 kişilik bir yemek bölümü... Küçük, tahta, hoş bir masacık... Masanın bir yanında iki sandalye; karşısında, duvar köşesini kavisleyerek çerçeveleyen, mavi şantung’dan oturma yerleri...
Şöminenin arkası lambrilerle kapatılmış, kapısı sürgülü bir tuvalet ve lavabo... Ve dış köşesinde özel aydınlatılmış bilgisayar masası...
Giriş kapısının hemen iç yanında da, koskoca bir antre aynası; çekmeceli, cilalı altlığıyla...
Dışarıda yüksek bir veranda... Ve 50 metrekarelik bakımlı bir bahçe...
Bilmiyorum gözlerinizin önünde canlandırabildim mi, Şafak Barış’ın mucizesini...
***
Çarçabuk şömineyi yaktık... Ajans haberleri, Kuzey Irak’taki Türkmenlerin durumunu ön plana almıştı... Yolları kapalı 10 bin köyün durumu, daha sonra geldi gündeme...
Hazine’den geçinmelilerin üst kesimine göre biçimlenmiş "kabuk devlet" tipinden; halk yığınlarına servis veren "teknik devlet" tipine geçilemediğinde...
370 bin resmi lojmanla, 150 bin resmi arabaya harcanan paralar; yerel yönetimlere doğru kanalize edilemediğinde...
***
Siyasal egemenliklerden hiçbir şey anlamayan doğa olayları, örneğin bir İstanbul depremi ve evrensel ekonomi; "kabuk devlet" hamasetçilerini öyle bir ırgalamaya başlar ki...
"Yönetilenler" ile "yönetenler"in çıkarlarının, aynı torbada bulunmadığını bilmeyenler üzülmeye bile başlar...
Oysa sorun, siyasetçilerin değil; bireylerin iyi yaşamasıdır...
Köyceğiz’deki hünerli marangoz dostum Ahmet Akça gibi, özel müsteşarım taksici Mehmet Culhacı gibi, Kızılyaka’daki - evrensel bir üne kavuşmaya başlayan - güveçte kurufasulye ve hemen fırından çıkma peynirli pide virtüözü Osman Aydın gibi...
***
Köyceğiz’de hava güneşli ama serin ve sert rüzgarlıydı...
Şöminede kütükler yanıyordu... "Tezkere" ham hum şarolopunu ve Kofi Annan planını bir yana bıraktık...
Müzik çalarda, Evin İlyasoğlu’nun 10 CD’de topladığı "Zaman İçinde Müzik" antolojisinden, ortaçağ bölümünü dinledik... Ne kadar da acıklı ve yürek yakıcıydı...
21. yüzyılın sonunda da kimbilir kimler, kimbilir ne unutulmuş müzikler dinleyeceklerdi Köyceğiz’de...
Fransız İhtilali’nden bu yana sürmüş olan, silahçılar dayanışmasındaki demagoglar saltanatı ise çoktan tavşan osuruğuna dönmüş olacaktı.
Enseyi karartmayın. Dünya kötüye gitmez, Türkiye de gitmez... Her ne kadar o sırada gidiyormuş gibi görünse de...
c.altan@prizma.net.tr
SAYFA BAŞI

|
|

|