
|

İnsana bir "şeyhler" olur!
Yol tam orada başlar aslında. Hayat da! Gerçekten ama gerçekten anlatmaya başladığında... Kendi kurduğun ve aslında iyi de gişe yapan bir oyunu yarıda kesip, bu kez hakikaten "garantisiz" konuşmaya başladığında...
Sen konuşmak için geldin gümüş omurgalı!
Diyeceklerinin yanında biraz palavra kalır etin, ellerin, etrafında biriktirdiğin nesnelerin, yapıp ettiklerin. Çünkü diyeceklerin var senin.
Hatta -kederli şey elbette- sen, diyeceklerinden ibaretsin!*
Gümüş omurgalı!
Sen, bu dünyadan bir tuhaflık gibi gelip geçeceksin.
***
"Sen anlat dedi... Sen sade anlat! Umudu hatırlatsın diye umutsuzluğu, çareye yol açsın diye çaresizliği anlat... Sen anlat dedi bana Tanrı, sade anlat!"
("Bana Bir Şeyhler Oluyor!" adlı oyundan, Hilmi beyin tiradından bir parça)
Her şey yolundadır aslında. İnsanlar seni izliyordur, dediklerini saygıyla dinliyordur. Para da kazanıyorsundur, amenna! Aynı cümleleri söylesen hayatın boyunca, yine dinleyeceklerdir. Bu oyun hep böyledir. Epey garantilidir. Onlar sıkılmaz hiç; zekanla, yeteneğinle aynı plağı döndür dur. Aslında senden istenen de budur. Ama işte, kimilerinin canı sıkılır. Beğenilmekten de, büyülemekten de, hayranlıktan, yeteneğinden, zekasından da. İnsan sıkılır kendinden de...
Onlara kalsa, bu garantili oyunla tamamlayıp, yiyip bitirip hayatı, gideceksindir dünyadan. Ama işte, durup dururken, tekinsiz yollara sapmak ister insan. Senin için kurulan bu oyunu, biçilen bu rolü, çok da iyi giderken üstelik, herkes imrenirken sana, bozmak istersin, belki de sadece sıkıntıdan. Üstelik bu kez ne kolay bir hayranlık ne kolay paket edilmiş bir beğeni beklemeden.
Bu kez beklememelisin zaten. Çünkü artık "beğendiğiniz gibi" yapmamaya niyetlenmişsin sen.
Yol, tam orada başlar aslında. Hayat da! Gerçekten ama gerçekten anlatmaya başladığında... Kendi kurduğun ve aslında iyi de gişe yapan bir oyunu yarıda kesip, bu kez hakikaten "garantisiz" konuşmaya başladığında...
"Bir şeyhler" nasıl olur? Yılmaz Erdoğan’ın yazdığı, Beşiktaş Kültür Merkezi oyuncularının sahnelediği "Bana Bir Şeyhler Oluyor!" oyunu ile ilgili herhalde birçok şey söylenmiştir. Ben uzaklardaydım, haberim yok olan bitenden. Galiba benim diyeceklerimin de onlarla ilgisi yok zaten.
Ne oyuncuların performansı, ne oyunun akıcılığı, ne alınan alkış, ne şu ne bu... Başka bir şey söz konusu olan. Belki de "Bana Bir Şeyhler Oluyor" bir oyun değil zaten. Hatta belki burada bir oyun yapmak niyeti de yok. Bu kez, bir şey anlatmak, bu kez "anlatmak" istemiş Yılmaz Erdoğan. Hatta belki, tek başına çıkıp konuşmak, konuşmak istemiş de, söylenen sözler çok ağır, çok hakiki, çok derinden olduğu için ve insan sahnede o kadar "çıplak" kalmaktan ürkeceği için bir "oyuna" dönüştürmüş bunu. İnsanlığa, insanın kendi "iç"ine, ta içine dair şeyler ise söylenen, bu zehir kadar keskin sözlere biraz şerbet katmak gerekebilir bazen! Acaba bu yüzden mi yazılıyor afişlere: "2 Perdelik Güldürü!?" Hem de gülünecek hiçbir şey yokken! Bu kez her şey çok ciddiyken...
Yazar yazdığı metnin efendisidir Tanrı ile konuştuğunu söyleyen bir adam var sahnede. Hilmi Bey, oyunun "şeyhi". Tanrı’nın sözlerini söylüyor sahnedeki ve izleyici sırasındaki insanlara.
Yılmaz Erdoğan, yazdığı bu sözlerle arasına mesafe koymak için, "şeytan" rolüne koymuş kendini. O, sahnede yazdığı, iç acıtıcı sözlerle dalga geçen biri. Nihayetinde yazar, yazdığı metnin efendisi değil mi? Yapabilir istediğini! Belki de yapmalı zaten. İnsanlığa ve insanın ta içine dair sözler söyleyeni yakar çünkü. Bu yüzden Tanrı’ya atfedip bu sözleri, başkasına söyletmek kolaylaştırır her şeyi. Çünkü, yazan kadar, izleyen ve dinleyen de ürker kendi içini görmekten, gerçekten görmekten. Söylemekten. Çünkü kendi içine düşebilir insan! Ve düşerseniz, siz de bilirsiniz ki, kimsecikler sevmez sizi.
Türkiye’nin şiiri mümkün müdür? "Bana Bir Şeyhler Oluyoröda sadece tasavvufi bir yöntemle insanın "içine" bakmalar yok "maalesef". Maalesef... Onun kadar acıtabilecek olan "dışa" bakmalar, Türkiye’ye bakmalar da var. İçine bakarkenki korunaksız gözlerle Türkiye’ye, haberlere, olup bitenlere bakmak da var. Manisa’da işkenceden geçirilen çocuklar bir hapishane ring arabasına doldurulurken, bir kadının "Götürmeyin onu. O daha çocuk!" diye bağırması var:
"O daha çocuk!"
Bu ülkeyle ilgili, bir "iç ülkemiz" var bizim. O var oyunda, söylemesi zor. Tabakları masaya dizerken televizyonda sıra sıra yere dizilmiş ölüler, açlar ve çocuklar vardı ya, onlardan birikenler var. Görmeye dayanamadığın, boynunu kırıp seni tabaklara baktıran, boş baktıran ama içinin bir yerinde birikip duran bir kara parçası bu. Bu bir iç ülke, gördüklerinden süzülüp içinde biriken. Acıyan, hep.
Velhasıl kelam. Ağır sözlerle biterse bir oyun, istekli bir gürültüyle başlamaz alkış. Alkıştan önce gergin bir sessizlik olur. O sessizlik ağır, doğru, beter, kanlı, acı bir şey söylemişsen olur. Artık kimse o kadar da neşeli değildir. Onların bir yerine dokunmuşsundur. Artık başka yoldasındır. Hakikaten anlatmaya başlamışsındır... Sana bir "şeyhler" olmuştur. Senin başın artık biraz beladadır. n
* "Kıyı Kitabı" - Everest Yayınları / "Kılıçbalığı" bölümünden bir parça
ecetem@hotmail.com
SAYFA BAŞI

|
|

|