17 Mart 2003 Pazartesi


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
·  KÜLTÜR & SANAT  

 


BELGELER

AB- KATILIM ORTAKLIĞI BELGESİ
KOPENHAG KRİTERLERİ



"Sohbet Odası"nda Derya Sazak'ın konuğu, Prof. Dr. Ayşe Buğra

Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayşe Buğra, "Sohbet Odası"nda Derya Sazak'ın konuğu oldu..

     SOHBET ODASI

     Derya SAZAK

‘ABD’yi desteklemek bizi İsrailleştirir’
"Güvenlik Konseyi’nden veto yiyecek bir kararın parçası olmak Türkiye’nin dünyada İsrail konumuna sürüklenmesi anlamına gelir" diyen Prof. Buğra, savaşa ortak olunması halinde, bölgede ve dünyada İsrail kadar tecrit olacağımız endişesi taşıyor

     116 profesör, asker tezkeresine karşı TBMM kararına destek bildirisi yayımlayarak ‘savaşa hayır’ dediniz. Üniversite hocaları olarak, tezkerenin yeniden Meclis’e getirilmesini istemiyorsunuz. 116’lar bildirisi nasıl doğdu?
     Irak sorunu akademik çevrelerde de çok tartışılıyor. ABD’nin Irak’a müdahalesi benim çevremdeki insanların çoğuna ahlâken, siyaseten ve hukuk açısından kabul edilemeyecek bir şey gibi geliyor. Türkiye’nin ABD’nin yanında destekçi bir ülke olarak yer alması olumsuz karşılanıyor.
     
Barış yolunda birleştiniz...
     Akademik dünya farklı görüşlerin tartışıldığı, herkesin birbirini eleştirdiği bir dünyadır. Ama nadiren, bu konu gibi, aklın ve vicdanın yolunun gerçekten bir olduğu durumlar ortaya çıkabiliyor. Üniversiteden pek çok kişinin bu konuda çok net bir tavrı vardı, ama bu kamuoyuna yansımıyordu. Televizyonlarda bir sürü saçma sapan görüşler tekrar tekrar yayınlanıyor. Felsefeciler köpürüyor. Siyaset bilimcileri, iktisatçılar tepki gösteriyorlar. Sonuçta kendi kendimize söyleneceğimize topluma mesaj verelim istedik. Bildiri fikri öyle doğdu.
     
     Aydınlar savaşa karşı
Devamı gelecek mi? Nasıl karşılandı?
     Belki akademik camia bütünüyle bir şey yapmak ister. Aydınların savaşa karşı olması çok doğal. Biz sorunları tartışarak, düşünce ve eleştiri yoluyla çözeriz. İnsan öldürerek sorun çözmek bize yabancı.
     
"Savaşa karşıyım ama..." yaklaşımına ne diyorsunuz?
     Ben kendi hesabıma onu, "savaş istiyorum ama açıkça söylemeye utanıyorum" şeklinde yorumluyorum. Savaş zaten karşı çıkılması gereken bir şey ama ABD’nin Irak’a müdahalesinin çok başka boyutları da var. Uluslararası düzeni sarsıcı bir niteliği var. BM gibi kurumların meşruiyetini tartışmaya açıyor. ABD müdahalesine ortaklık, Türkiye’nin uluslararası camiada izole olması demektir. Güvenlik Konseyi’nden veto yiyecek bir kararın parçası olmanın Türkiye’nin dünyada İsrail konumuna sürüklenmesi anlamına geleceğini düşünüyorum. Bu savaşa ortak olursak bundan sonra bizi bekleyen, bölgede ve dünyada İsrail kadar tecrit olmaktır diye endişe duyuyorum.
     
Tezkerenin yeniden Meclis’e getirilmesine de karşısınız. Bu arada ABD’nin ‘hava sahasının açılması’ yönündeki baskısı hükümeti zorluyor.
     116 imzalı bildirinin özü, ikinci bir tezkerenin Meclis’e gitmesinin parlamenter meşruiyeti zedeleyeceğidir. TBMM sözünü söyledi. Tezkere geçmedi. Bu durum, "AKP’nin çok başlılığı, grup kararı alınsaydı geçerdi vb." şeklinde yorumlandı. Bu tuhaf bir eleştiri. Yıllarca "lider sultası"ndan şikâyet ettik, milletvekili iradesine ipotek konulduğundan yakındık. İstediğimiz şey bu değil miydi? Parlamento, halkla bütünleşti.
     
Gelişmeler Cumhuriyet’in 2. Dünya Savaşı’ndan sonra karşılaştığı en büyük kriz şeklinde yorumlanıyor. O savaşın dışında kalmayı başarmıştık...
     Türkiye’nin geleceğiyle ilgili bir stratejik vizyon olsaydı - Özal’ın bir koyup üç almak yaklaşımını kastetmiyorum- örneğin AB projesini gerçekten sahiplenebilseydik, Irak krizinde alınacak kararlar daha kolay olurdu.
     
Irak sorunu, ABD ile AB’yi karşı karşıya getirdi. Bir küresel paylaşımdan, hatta çatışmadan söz etmek olası. ABD’nin Irak’a müdahalesi salt Saddam’ın silahsızlandırılması, rejimin değişmesiyle mi sınırlı yoksa, petrole dayalı yeni nüfuz alanları yaratması, Ortadoğu’ya yerleşmesine dayalı güç politikasının mı yansıması?
     Üniversitede gelişme iktisadı dersi veriyorum. 2. Dünya Savaşı sonrası dünya tarihini, 20. yüzyıl sonunda ortaya çıkan kürselleşme sürecini ele alıyorum. Ben Irak savaşını bu çerçevede yorumluyorum. ABD politikasının üç temel açısı var. Birincisi, ABD yönetimi içindeki bir kesimin kişisel ekonomik çıkarları. Başkan Bush, Cheney, Rumsfeld... ABD’de gerçekten oligarşik bir yönetim olduğu söylenebilir. İkincisi petrol. Bu çok söylendi, ama savaşın ABD’nin diyalize bağlı bir hasta gibi petrol bağımlısı olmasının ötesinde bir anlamı daha var: Bu savaş, bir anlamda, Avrupa’ya karşı.
     
     ABD’nin hedefi Avrupa
ABD’nin hedefi Irak’ın yanı sıra Avrupa mı diyorsunuz?
     1990’larda küreselleşmeyi tartışırken bunun bir bölgeselleşmeyle birlikte gittiği gözlemi yapılıyordu. Dünyada üç ayrı blok ortaya çıkmıştı: Asya ekonomileri, AB ve ABD. Avrupa’nın ve Uzak Asya’nın ekonomiye yaklaşımları farklıydı. Hep şu soru soruldu: Küreselleşme bu bloklaşmayla birlikte gidebilir mi? Şunu kastediyorum: Ticaret ilişkileri ve sermaye hareketleri uluslararası düzeyde çok yoğunlaşmıştı. Bu sürdürülebilirdi, ama bu yapılırken bu blokların kendi iktisadi sistemlerini, kurumsal yapılarını, ekonomik ilişkilerinin yapısını koruyacak şekilde devam etmelerine olanak sağlanabilirdi. ABD ekonomisi piyasa temellidir. Küresel ekonomi, Avrupa’nın ve Asya’nın farklılıklarını dikkate alarak mı düzenlenecek, yoksa ABD sistemini yansıtan denetimsiz bir piyasa mantığına mı dönüşecek?
     
ABD ile Avrupa arasındaki Irak çatışmasının geri planında küresel ekonomiden kaynaklanan çelişkiler mi var?
     Bir sistem çatışması gözlemleniyor. Piyasanın ve sermaye hareketlerinin sosyal amaçlar doğrultusunda denetlenmesi gerekliliği, çevre sorunlarına duyarlılık, AB’yi ABD’yle karşı karşıya getiriyor.
     
Küreselleşmenin sosyal, insani boyutunun ihmali...
     Mesela çevre programlarına bakın, bu konudaki düzenlemeleri en çok ABD reddetmiş. Küreselleşme denildiği zaman iki şey akla gelir. Bir, Avrupa, Uzakdoğu gibi bölgelerin bir arada yaşayabileceği bir dünya düzeni. Diğeri, Amerikan piyasa sistemini yansıtan ve bölgesel sistem farklarını yok eden bir imparatorluk anlayışı. ABD imparatorluğu fikrini yansıtan bir anlayış...
     
Gerektiğinde rejimleri de değiştirmeyi öngören bir imparatorluk.
     Bu sadece ekonomik değil, politik ve sosyal bir çerçeve içinde ortaya çıkan bir sistem mücadelesi olarak görülebilir. 20’nci yüzyıl büyük ölçüde bir ‘Amerikan Yüzyılı’ idi. O, o zamanki haliyle, bitti.
     
Eski Roma gibi bir imparatorluk mu inşa ediliyor?
     Küreselleşmenin, Amerikan sisteminin, bir imparatorluk anlayışının bütün dünyaya kabul ettirilmesi anlamına gelmesi gerekmiyor.
     
ABD ne yapmaya çalışıyor?
     Şimdiki yönetim, "Bu dünyada benim dediğim olur, BM’yi falan tanımam" gibi bir tavır sergiliyor. "ABD, Avrupa’ya savaş açtı" derken bunu kastediyorum: Eğer Fransa ve Almanya BM’de direnmeseydi Irak’a çoktan müdahale edecekti ABD. Ve yeni dünya düzeninin işleyişi konusunda tek söz sahibi olma amacına doğru önemli bir adım atacaktı.
     
11 Eylül ABD’ye yaradı
ABD’yi durdurmaya çalışan ülkelerin ABD kadar askeri güçleri olsa Irak yüzünden belki de üçüncü dünya savaşı patlardı. BM’de oyla, ‘veto’ yoluyla önlemeye çalışıyorlar ABD’yi. Önlenemezse ne olacak?
     Olayın korkunç tarafı bu. ABD sisteminin üstünlüğü dediğimiz şeyin en önemli göstergesi askeri güç. Dünyanın buna direnmesi çok önemli. Türkiye’nin önemi de burada. Buna direnilmezse bu askeri gücün bütün uluslararası meşruiyet kaygılarını galebe çalması demektir. Ondan sonra dünya çok farklı bir yere gider.
     
Bunun miladı 11 Eylül mü?
     11 Eylül ABD’nin çok işine yaradı. Afganistan’a ve Irak’a müdahale planları zaten vardı. Bir cinayet işlendiği zaman soruşturulur: Cinayetten kim kazançlı çıktı diye. Burada parmaklar Amerikan yönetimini gösteriyor. Tabii 11 Eylül’ü Amerikan yönetimi planladı demek istemiyorum. Ama bundan yararlanan, en azından yararlanmaya çalışan o yönetim oldu. Aslında Türkiye’den bakınca ABD içindeki olaylar iyi izlenmiyor gibi geliyor. Amerika’da da Bush yönetimi konusunda çok ciddi kuşkular belirdi. "Tanrı adına dünyada imparatorluk kurmak" gibi fikirleri telaffuz eden bir yönetim. Bunlar normal şeyler mi? Amerikan entelektüelleri bu irrasyonel siyasi söylem karşısında ne diyeceklerini şaşırmış durumdalar. Bush yönetiminin tuhaflığı ABD’de de görülüyor ve tartışılıyor.
     
Türkiye’nin pozisyonuna bakalım isterseniz, bizde şöyle bir kolaycılık ve faydacılık gözleniyor: "ABD dünyanın patronu ve savaşacak. Bunu önleyemeyeceğimize göre karşımıza almayalım. Biz de girelim" diyenler var. Krize ağır bir borç yüküyle yakalanmanın faturasını mı ödüyoruz? Çıkış yolu yok mu?
     "ABD güçlü, biz de peşine takılalım" düşüncesi ciddi değil. Fransa Almanya, Rusya, Çin buna direniyor. Ayrıca ABD ekonomisi hiç iyi durumda değil. Bütçe açığı artıyor, cari işlemler zaten büyük açık veriyor. Bildiride savaşa vicdani bir karşı çıkışın ötesinde bu tür bilgilerden de esinlenme var. Savaşın ne getireceğini bilmiyoruz.
     
Barış diyenler sesini duyurmalı
Çıkışlarınız için ‘sol entelektüel’ karşı çıkış, 68’lerin tepkisi deniyor...
     68’de lise yada üniversite öğrencisiydik. Bu anlamda hepimiz 68’liyiz. Ben bundan onur duyarım. Ama bu, hepimiz benzer siyasi çizgilerden geliyoruz anlamına gelmez. Ama hepimiz ekonominin ağır bir borç yükü altında olduğunu görmeliyiz. Bu yüzleşme ertelenemez.
     
2000 - 2001’de ertelendi, 3 Kasım seçimlerinde siyasi deprem yaşandı.
     "Zor durumdayız, 2003’te çok sıkışacağız, şu savaşa girelim de ABD’den şu kadar kredi, hibe gelsin" gibi bir anlayış olamaz. Tezkerenin reddedilmesi belki de şanstır. Çünkü yüzleşmeyi ertelenemez hale getiriyor. Savaş ganimeti peşinde koşmak yerine, biraz kemer sıkacağız. ABD’den kaynak gelecek diye IMF’ye güle güle deseydik, AKP iktidarında memnun edilmeyi bekleyen taban, çapuldan pay alma çabasına girişecekti ve bütün ekonomik dengeler bozulacaktı. Şimdi 2003 bütçesi uygulanırsa herkes zorluk çekecek. Türkiye’nin artık olgunlaşması lazım. Bütün mesele yükün adil dağıtılmasıdır. Mesela kaynak yaratmaya çalışırken, bunun borsada değer kazanan kâğıtlardan elde edilen gelirlerin, faiz gelirlerinin vergilendirilmesi de düşünülebilir. Bu durumun, hükümete de bir şans verdiği düşünülebilir. Hükümet, "savaşa direndik, dolayısıyla bunun sıkıntısına da katlanacağız" diyebilir ve bunu bu ortamda tabanına daha kolay kabul ettirebilir.
     
Üniversite barış istiyor.
     Zaten çoğunluk "barış" diyor ve çoğunluk sesini duyurmalı...
     



 SİYASET


"Sohbet Odası"nda Derya Sazak'ın konuğu, Prof. Dr. Ayşe Buğra
‘Sürpriz kaynaklar’ geliyor
OHAL’in bitmesi zaafiyete yol açmadı
Tüzmen’in hesabı çarşıya uymadı...
AİHM’de Türkiye dosyası kabarık
İkinci adresi AKP Merkezi


 SAYFA BAŞI 




© 2002 Milliyet