|


Bir Dilsiz vardı
Biri biterken öteki başlayan iç içe geçmiş sayısız kuşakların, yüzlerce yıldan oluşan bir zaman imbiğinde damıttıkları, birtakım halk deyimleri vardır.
"Tanrı beterinden saklasın" gibi; "bu acıyı unutturacak başka acılar olmasın" gibi; "sen yine şükret beterin beteri vardır" gibi...
***
Bir gün kadının biri doğum yaparken, ikiz doğurmuş. Ne var ki ikiz bebekler, Siamlı kardeşler gibi birbirlerine sırtlarından yapışıkmışlar.
Anne de, baba da ikizlerin birbirine yapışık doğduğunu görünce kahrolmuşlar. Yazgılarına da, hayata da, her türlü mistik inanca da sövüp saymaya başlamışlar...
Ak sakallı bir dede:
- O kadar üzülüp öfkelenmeyin, beterin beteri vardır, demiş.
Yüreğinin acısı beynini kavuran baba:
- Hangi beterin beteri, demiş, bundan daha beter ne olabilir ki?
Bir süre sonra ikizlerden biri ölmüş ve öteki bebek, hayatı boyunca kendisine yapışık kardeşinin ölüsünü sırtında taşımak zorunda kalmış.
***
"Beterin beteri" deyimi üstüne dantellenmiş bir öykü işte...
Önceki gün Dilsiz’in öldüğünü öğrendim. Dilsiz, doğuştan sağır olduğu için, ufak garip sesler çıkararak salt kendine özgü el işaretleriyle konuşan bir kadıncağızdı.
60 yıl kadar önce dayımla yengem bir tür yardımcı olarak yanlarına almışlardı, o sıralarda 15 - 20 yaşlarında olan Dilsiz’i...
Neyin nesi kimin fesiydi, nerede doğmuştu, adı neydi? Bir bilen yoktu. Sanırım bir dostları getirmişti onu dayımlara...
Ve kimsenin umut etmediği ölçüde, eve uyum sağlamış, ailenin bir parçası olmuştu. Dilsiz’le karşılıklı işaretlerle konuşmaktan ne dayım sıkıntı çekiyordu, ne yengem...
Öyle ki zamanla Dilsiz’in dedikoduculuğu da gelişmişti. Kime kızmışsa gelir, el işaretleriyle onu bir güzel çekiştirirdi.
***
Bazen kendi kendine ağlar mıydı bilmiyorum. Güldüğünü de hiç görmedim. Sadece aileden kim dayımlara konuk olarak gelse, hemen sarılır, sevgi ve sevinç gösterileri yapar, arkasından da kahve pişirmeye koşardı.
Hayatında ne kapıyla telefonun çaldığını duydu, ne de radyoyla televizyonda müzik çaldığını... Nasıl ki yaşının kaç olduğunu da bilmiyordu, adının ne olduğunu da...
Sesler dünyası ona karşı, korugan betonlarıyla kapalıydı.
***
7 - 8 yıl önce dayım Cemal Kıpçak ayrıldı yeryüzünden. Birkaç yıl sonra da yengem.
Dilsiz, koca bir apartman katında tek başına kalmıştı. İyice ihtiyarlamıştı da... Dayımın oğlu kendisiyle ilgileniyordu ama, yine de Dilsiz kendi başına yaşıyordu; kapının da, telefonun da zilini duymayarak...
***
Önceki gün öğrendim ki, Dilsiz ölmüş. Kimsenin ne annesini, ne babasını, ne de adını bildiği Dilsiz... Toprağa verildiği yeri de yine kimse anımsamayacak.
Abdülhak Hamit, "Makber"in başında, yitirdiği eşi Fatma Hanım’ın "ezelöden gelip, "ebede" gittiğini söyler...
Dilsiz de o iki sonsuz arasında, kendince gelip geçti işte, yer yuvarlığı üstünden. Üstelik Türkiye’nin durumunu da hiç mi hiç merak etmeden...
***
Keyfiniz kaçtığı zamanlarda adı dahi bulunmayan o kimsesiz Dilsiz’i, gönül gözünüzün ucuyla görürmüş gibi olun. Ve unutmayın ki her zaman beterin beteri vardır.
c.altan@prizma.net.tr
|
|

|