|


"Bir hakikat var mı derken, bir hayale döneriz"
Dünkü gazetelerde bir "bayrak" devri tesliminin haberleri vardı. Rahmi Bey, Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı Mustafa Koç’a devretmişti; "Zamanında çekilmesini bilmek de mühim bir fazilettir" diyerek...
Bizim kuşağın "varlıklı"lık doruklarına görkemli bayraklar dikmişleri yanında; "var" olmaya çalışmışlarının da, artık gitgide azalmakta olduğunu düşündüm...
Turhan Selçuk, Ara Güler, Oktay Akbal...
Fazıl Hüsnü, bizden önceki kuşağın hayattaki son erişilmez kalesiydi.
Hayata bakış açılarıyla çalışma alanları çok değişik de olsa; her kuşak kendi serüvenini yaşayıp, gitgide azalıyor, bitiyor...
***
Vehbi Bey’le de aramızdaki yaş farkına rağmen, ilginç bir yakınlığımız vardı. Zaman zaman Ankara Palas’ta, zaman zaman Divan’da baş başa yemek yediğimiz günler olurdu. Tıpkı Nejat Eczacıbaşı’yla da olduğu gibi...
Bazen dünya görüşlerimizle ilgili, tuhaf tartışmalar da geçerdi aramızda.
***
Aklandığını ve özgürlüğüne kavuştuğunu sevinçle öğrendiğim Halil Bezmen’le ise, Kerime’ciği kaybettiğim günün gecesinde beni sabaha kadar yalnız bırakmayacak düzeyde, sanat ve edebiyat ufuklarında dolaşan bir dostluğumuz vardı.
***
Kuşakların "varlıklı" olma dalındaki dorukları, "var" olma çabaları içindeki adları...
Çok ayrı iki dünyanın hiç mi buluştuğu bir kibarlık köprüsü yoktu?
Açık açık söylemek gerekirse bendeniz, onlar kadar pek kibar olamadım. Şakir Eczacıbaşı tanığımdır, hatta İzhak Alaton da...
***
Mustafa Koç’u kutlarım...
Dedesinin de, babasının da - kendilerine özgü - insanı ezmeyen ılık kibarlığını sürdüreceğine eminim...
Unutmamak gerekir ki, "var" olmaya çalışmışlar da, bir şeyler bırakmaya uğraşmışlardır dünyadan geçerlerken...
***
1947’de ABD’nin Türkiye’de başlattığı "Karayolları seferberliği"nin de yardımıyla ortaya çıkan bir taşra patlaması; daha çok hem Ankara’da, hem İstanbul’da yoğunlaştı.
Ve yavaş yavaş, köksüz ve birikimsiz de olsa, bir burjuvalaşma özeni yaygınlaştı.
Kendileriyle dalga geçen fıkralar üretme şampiyonluğunu kimseye bırakmayan Karadenizli dostlar, burjuvalaşma özenini de ti’ye alan, hiç duymadığım bir fıkra daha yaratmışlar.
Ben de Dr. Ercan Alpagut’tan dinledim.
Temel, İstanbul’a gelmiş, yapsatçılığa sıvanmış, zenginleştikçe zenginleşmiş ve İstanbul’un gözde bir semtinde görkemli bir apartman alıp, görkemli bir dairesine yerleşmiş.
Ancak okula giden küçük oğlu, geceleri dışarı çıkıp, sokak lambası altında ders çalışıyormuş.
Dostları:
- Yahu Temel, demişler, neden senin çocuk geceleri dışarıda sokak lambası altında çalışıyor; senin zenginliğine yakışıyor mu bu?
Temel:
- Ha, demiş, siz hiçbir şey pilmeyorsunuz. Pen da yeni öğrenmişim da. Zengunların hepsu, uşahlarını dışarda okutuyor da...
***
Irak savaşı da dahil, içerideki ve dışarıdaki siyasal demeçlerle demagog polemiklerine bakıldığında; Nasreddin Hoca’nın ünlü fıkrasını hatırlamadan edemiyor insan.
Hoca gece yatakta uyurken bağırmaya başlamış:
- Kıvııır, kıvır, kıvııır kıvır...
Karısı uyandırmış Hoca’yı:
- Efendi, demiş, niye öyle bağırıp duruyorsun kıvııır kıvır, diye?..
Hoca, gözlerini ovuştura ovuştura şöyle bir doğrulmuş yatakta:
- Delinin biri, demiş, beni bir minarenin şerefesine çıkardı; parmağını kıçıma takıp, şerefeden aşağı sarkıttı. Aşağı düşmemek için bağırıyordum, kıvııır, kıvır, diye...
Siz bu fıkrayı adları her gün haberlerde geçip duran siyasetçilerden hangisine isterseniz, ona yakıştırabilirsiniz...
İster Saddam’a, ister Bush’a, ister bizimkilerden birine...
***
Tayyip Bey’le, Abdullah Bey’in de kulaklarını çınlatmak için, eski bir Osmanlı mısraı ile bitirelim yazıyı:
"Bizim şeyhin kerameti olur menkul kendinden"...
c.altan@prizma.net.tr
|
|

|