|


Kafalar bir milyon!
Bu köşe yazarı için "Kar yağdı, böyle oldu" denemez, ama "Bahar geldi, böyle" oldu adlı bir açıklama telaffuz edilebilir. Baharınız mübarek olsun! Allah hepimizi ıslah etsin!
Şimdi önce televizyonu kapatıyoruz. Eve-et! Kapattı-ık. Neymiş efendim? Camları açıyormuşuz. Açtı-ık! Şimdi de terazi lastik jimnastik hareketlerimize başlıyoruz. Başımız dönene, kafamız bir milyon olana kadar nefesler alıyoruz. Kokuları dikkatle takip ediyoruz. Her mevsimin bir kokusu vardır; kışın gidişinin baharın inceden gelişinin kokularını ayırt etmeye gayret ediyoruz. Bu fasla yeter derecede zaman ayırdıktan sonra cepli pantolon giyiyoruz, büyük cepli. Ayakkabı giyiyoruz, çamur olmasından korkulmayacak ayakkabı. Yürüyüşe çıkıyoruz. Bahar enayisi gibi yürüyoruz.
Yaşamak hakkında tüyolar
Yürürken ne yapıyoruz? İster istemez düşünüyoruz. Ne düşünüyoruz? Bir kere savaşı düşünmüyoruz. Niye? Çünkü hayatın da bir kıvamı var; neşeyle de durmak gerek hüzünle durulduğu kadar. Dolayısıyla neymiş? Bizim bir "Neşe Gündemine" ihtiyacımız varmı-ış! Şöyle ki...
İnsan, mutsuz olduğu bir zaman aralığını atlatmaya mutlu olmayı taklit ederek de başlayabilir. Kimilerine kendi kendine yapılan bir sahtekârlık gibi gelebilecek bu taktik, nihayetinde işe yarıyorsa hiçbir zararı yoktur. Do yüzden (bu sözcük "bu yüzden" ve "dolayısıyla" sözcüklerinin uygun oranda karışımıyla elde edilmiştir) önce kendimize mutluluk jestleri ediniyoruz. İnandırıcı olması gerekmez. Bu, tulumbadan su çekerken önce biraz su dökmek gerekmesi gibi bir şeydir. Suyun suyu çağırması gibi neşe de neşeyi çağırır. Suyun suyu aldatıp yeryüzüne çıkarması gibi neşe jestleri de içinde derin uykulara dalmış, takatsiz kalmış neşeyi etin yüzeyine getirir.
Gelmiyorsa gidilir
Yine de ikna edici gelmiyorsa şöyle söyleyeyim: Bu taktik denendiği takdirde kaybedilecek hiçbir şey yoktur. Son derece emniyetli bir yöntemdir.
Hayat her zaman "gelmez". Gelmeyebilir, inadı tutabilir, sizi unutabilir, yanınızdan geçip gidip sizi görmeyebilir ve hatta görmezden gelebilir. Bu durumlarda selamı alınmamış alınganlar gibi küsüp kendi kendini yemektense birazcık olsun yüzsüzce bir yönteme başvurulabilir.
Beni kör kuyularda itfaiyesiz
Hayatın iki yakasından tutulup, "Aloo! Nereye kardeşim?" denebilir. Dendiği takdirde olabilecek en kötü şey şudur: Hayat geri dönüp, "İsim neydi? Çıkaramadım!" diyebilir. Bu durumda vaziyet "Kendin kaybedersin!" denerek kurtarılır. Evet, doğrudur, saçma olabilir. Fakat zaten hayat da aklı başında olmaya gayret eden en son şeydir. Bu durumda Zeki Müren'den -çok az insan hatırlayacaktır bunu "Ku vak vak vak / Ku vak vak vak" adlı meşhur çocuk şarkısı söylenerek yola devam edilebilir. Hatta daha klinik vakalarda Türkan Şoray'dan "Tamba tumba esmer bomba" tavsiye edilir. Bu hayat biraz, zalim mi desem, hain mi desem, tuhaftır yani. Herkes düştüğü kuyudan kendi çıkar. Kuyuya düşeceksiniz, sonra karşınıza biri çıkacak, sizi kuyudan çıkarak falan zannediyorsanız, öyle olmaz yani. Neden? Çünkü bu mantık açısından imkansızdır bir kere. Zira kuyudayken ancak -neymiş efendim?- kuyudakilerle karşılaşabilirmişiz. "Do yüzden" biriyle karşılaşmak için, yeniden yeryüzünde adım atar haline gelmek için, herkesin kendi itfaiye merdivenini yanında taşıması gerekir. Bir kere kendi itfaiye organizasyonunuzu yaptığınız zaman da artık bu hayat "dadından yenmez"...
Nihayet şöyle bir eserle bitirmek isterim: "Bu yazı nereye, nereye gider? / Kimler iner kimler biner bilinmez, bilinmez"!
Bu köşe yazarı için "Kar yağdı, böyle oldu" asla denemez, ama "Bahar geldi, böyle" oldu adlı bir açıklama gayet de telaffuz edilebilir.
Baharınız mübarek olsun! Allah hepimizi ıslah etsin!
ecetem@hotmail.com
|
|

|