15 Nisan 2003 Salı
 
 
 BİZE ULAŞIN | ARŞiV | KÜNYE | HABER İNDEKSİ |  SIK KULLANILANLARA EKLE |  AÇILIŞ SAYFASI YAP  
  ·  SON DAKİKA       
  ·  ANA SAYFA    
  ·  GÜNCEL         
  ·  SİYASET         
  ·  EKONOMİ         
  ·  YAZARLAR         
  ·  SPOR         
  ·  DÜNYA         
  ·  YAŞAM         
  ·  MAGAZİN         
  ·  SAĞLIK         
  ·  KADIN & MODA         
  ·  ASTROLOJİ         
  ·  OTOMOBİL         
  ·  ÇİZERLER         
  ·  BİLİM & TEKNİK         
  ·  TV'DE BUGÜN         
  ·  İŞ YAŞAMI         
  ·  OMBUDSMAN         
  ·  HAVA DURUMU         
  ·  CUMARTESİ         
  ·  PAZAR         
  ·  KÜLTÜR & SANAT   
  ·  SERİ İLAN         


Hasan Cemal: "Acılar beni olgunlaştırdı, artık takıntısızım"
"Kitap bittiğinde yeni bir Hasan Cemal’dim"

Altıncı kitabı "Kürtler"i yazmak için aylarca her sabah beş buçukta kalkan Hasan Cemal: "Kitap bittiğinde Kürtler konusunda yeni bir Hasan Cemal’dim artık"

     Ahmet Tulgar
atulgar@milliyet.com.tr


     Hasan Cemal, Türk gazeteciliğinde bir karşı-estetik kurmuştur.
     Genel geçer gazete estetiği gündelik hayatın kardiyografisinde ani sıçramalar, suları yararak ayyuka çıkan skandallar, günlüğün beyaz safyasına düşen siyah, kırmızı puanlardır. Müzik olsa mesela: Fanfareler, davul atakları.
     Hasan Cemal ise bıkmadan, usanmadan (belki de biz öyle sanıyoruz) "cool bir blues" çalar haftanın altı günü. Serin, sakin bir istikrar faslı. Reel politika bulvarına sapmış bir uzun yol sürücüsü.
     Tam da bu yüzden, bütün bu skandalların, kopmaların, çalkantıların orta yerinde, tam da böyle korkudan kanımız çekilmiş, öfkeden ağzımız kurumuşken bize sunduğu soğuk limonatasından ötürü Hasan Cemal’den vazgeçemeyiz.
     Hasan Cemal’in karşı-estetiği onu Türk gazeteciliğinde vazgeçilmez kılmıştır.
     Yine de bu üslubu bizi yanıltmasın derim. Ondaki gazetecilik cevheri sıcaktır hâlâ. Serseri ruh işlemektedir. Duramaz, gider. Bosna, Afganistan, Kuzey Irak, Bekaa Vadisi. Ve bu gidişler birçok başka köşe yazarınınki gibi imgesine iliştirilmiş fiyakalı bir akreditasyon kartı, önceden, füme camlı bir Mercedes’te takılmış bir fular, hoş bir bandana değildir.
     Zaten altıncı kitabı "Kürtler" de Hasan Cemal’in yine bu gidişlerinin bir ürünü.
     
Siz birçok köşe yazarının aksine oraya gitmeyi, sahada olmayı seviyorsunuz, değil mi?
     Bana "Sen nesin?" dedikleri zaman "Ben gazeteciyim" diyorum. Hiçbir zaman da yaptığım işin yazarlık boyutunu önemsemedim. Ama yaptığım da ulan yazarlık işte. Kitap yazmışım falan.
     
Bu gidişler Hasan Cemal imgesinde şık duruyor diye gitmiyorsunuz yani...
     Hayır, öyle bir derdim yok. Bu yolculuk heyecanı olmadan yazı yazmak zor. Zaten insan haklarına aykırı haftada altı gün yazı yazmak. İnsan ister istemez saçmalıyor.
     
Siz şimdilerde çok moda olan Amerikanca deyimle, "cool" (serin) gazeteci misiniz?
     Tuğrul Eryılmaz da öyle diyor. "Cool" diyor, "en cool" diyor.
     
     "Serdar’la Selahattin bende maden buldular, devamlı işliyorlar"
Bu yüzden mi pek öyle Özal’a, Ecevit’e ya da Fatih Terim’e tapınmadınız başka gazeteciler gibi?
     Şimdi ben geçenlerde Tayyip Erdoğan’la bir televizyona çıktım. Onunla sohbet ederken bir baktım, ya ben kaç başbakanı karşıma alıp konuşmuşum. Böyle bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Çiller’i, Özal’ı, Yılmaz’ı, Ecevit’i. İnsan böyle eskidikçe meslekte, bir tür böyle hancı-yolcu gibi oluyor. Bu durum pek heyecan vermiyor. Kanıksıyor insan, kanıksadıkça da sıradan geliyor insana. Bu biraz insanın karşısındaki kişilerin kumaşıyla da ilgili.
     
Ama bu yüzden de, sakin, belki de heyecansız yazdığınız için bazı yazarlar, özellikle Serdar Turgut sizin sıkıcı olduğunuzu söylüyor. Bu, sizi rahatsız etmiyor mu?
     Herkesin kendine göre bir müşterisi var. Kimi onu sever, kimi öbürünü. Bu söylenenler beni hiç rahatsız etmiyor. Ayrıca Serdar benim çok yakın arkadaşım. Selahattin Duman da öyle. Onlar da bende bir maden buldular, işliyorlar. Hiçbir şikayetim yok, beni belli bir çevrede meşhur yapıyorlar. Çünkü ben onların çevrelerine çok az giriyorum.
     
Böyle "cool" falansınız ama diğer taraftan da geçenlerde NTV’de Mehmet Barlas’la sıkı kavga ettiniz.
     Evet ama sonradan çok rahatsız oldum. Çünkü o benim tarzım değil. Çünkü ben o değilim.
     
Peki, dargın mısınız şimdi Mehmet Barlas’la?
     O kadar yıl beraber çalıştık ki, insan medyada çok uzun süre olunca alışıyor böyle şeylere. Barıştık tabii.
     
Bunca yıldır yazı yazıyorsunuz. Şimdi bütün bu yazılarınıza bir baksanız: Kopmalardan mı oluşur külliyatınız, yoksa süren bir damar yakalar mısınız?
     Vallahi, bütünlük de değil, kopma da değil. İkisinin arasında bir yerde. Mesela ben bu "Kürtler" kitabını yazmasaydım tek tek yazılar olarak kalacaktı bu. Ama son 6-7 ayda her sabah beş buçuk-altıda kalktım, dokuz-dokuz buçuğa kadar yazdım. Ve bu kitap çıktığı vakit ben de yeni bir Hasan Cemal oldum bu konuda.
     
Siz de sol hareketin içinden geliyorsunuz. Bugünkü Hasan Cemal’e sol ne kazandırmıştır?
      Çok genç yaşımızda "Biz bu dünyayı değiştireceğiz" diye yola çıktık. Tepkilerimiz haklıydı. Yöntemlerimiz doğru muydu? Bugün baktığım zaman, değildi. Bu arada darbeler oldu. Toplum da, biz de acı çektik ve bu acılar bizi de toplumu da olgunlaştırırken ben de daha dengeli, daha geniş açılı bakmaya başladım. O yüzden fazla takıntılarım yok. Takıntı olmadan bakıyorum. Ama bazı konularda da kararlı davranıyorum. Mesela demokrasi.
     
Tamam takıntısızsınız da; bu bütün yazılarınızda, kitaplarınızda kullandığınız, ellerinizi önünüzde kavuşturduğunuz fotoğrafınız konusundaki takıntınız nedir?
     Bunu işte senin gibilerini, Mehmet Yılmaz gibilerini, Ertuğrul Özkök gibilerini kızdırmak için muhafaza ediyorum. O fotoğrafım 1986 yılına ait. Tülin Altılar ben Cumhuriyet’teyken çekmişti bu fotoğrafı. Cumhuriyet’ten Sabah’a geçince Zafer Mutlu ve Selahattin Duman bu fotoğrafı seçti. Rahmetli Uğur Mumcu dalga geçerdi bu fotoğrafla, "Gömlek reklamı yapar gibi" diyerek. Bu fotoğrafı artık ben bana ait bir simge gibi muhafaza etmeye başladım. Hasan Cemal imzasının ayrılmaz bir parçası bu. 80 yaşına da gelsem bu fotoğrafı kullanacağım. Pasaporttaki de bu fotoğrafım. Geçenlerde İngiltere’ye girerken kadın memur "Bu, siz misiniz?" dedi. "Evet" dedim. Kıkır kıkır güldü.
     
"Tüm aktörlerle konuştum: Askerle de, köyü yakılan adamla da, Apo’yla da..."
Elbette birçok gazeteci bu konuyla ilgilendi, yazdı da; sizin Kürt sorununa ilginiz daha ileri bir aşamadaydı ama, değil mi?
     Evet, 1984’ten itibaren çok çalıştım bu konuda. Benim farklılığım biraz şu oldu: Ben gidip oyunu bütün aktörleriyle tanımaya çalıştım. Dağda askerle de, komutanla da birlikte oldum, gidip Apo’yla da konuştum. Köyü yakılmış adamı da, Barzani’yi, Talabani’yi de; hepsini tanımaya çalıştım.
     
Madem kitabın adı "Kürtler"; Kürtleri bir soyutlama sürecinden geçirsek, anahatlarıyla bir Kürt kimdir, nasıl biridir?
     Bu soru çok iddialı ve buna ben değil de, iddialı biri cevap vermeli. Ama benim gördüğüm şu: Türkiye’de Kürtler kimliklerini geliştirmiş değiller. Alalım Kürtçeyi: Apo mesela PKK içindeki yazışmalarını, emirlerini, her şeyini Türkçe yaptığını bana söylemişti. Yani onun bile Türkçesi, Kürtçesinden çok daha iyi. Ama Kürtlerin bir folklorü var. Bir Kürt mesela bir Kürtçe türkü dinlediği zaman Kürt olduğunu hissediyor. Yani Kürtlük bana göre hissetmekle ilgili bir şey. Benim İstanbul’da hiç Kürtçe bilmeyen arkadaşlarım var. Kürtlükle ilgileri kalmamış. Ama mutlaka onların da kendilerini Kürt hissettikleri zamanlar oluyordur. Mesela benim köklerim Gürcü, Çerkez, Gabardi, Makedon ve Türk; benim eşim Ayşe, Boşnak ve Arnavut. Ama biz bunları hissetmiyoruz. Biz Türküz. Kürtler ise Kürtlüklerini hissediyorlar.
     
     "Bir paradoks ama PKK’nın çıkışıyla Türkiye, Kürtleri düşünmeye başladı"
İlk kez Güneydoğu’ya giden yazarlar, sanatçılar, en son Sezen Aksu, oradaki insanlardan çok etkilendiler, hatta hayran kaldılar. "Batıdaki insanlardan çok daha aydınlanmış buradakiler" diyorlardı. Sizce de bir aydınlanma sürecinden geçildi mi orada?
     Kürtler, üstelik sadece son 20 yıl içinde de değil, çok acı çektiler. Hep jandarmayla, polisle karşı karşıya yaşadılar. Bir sürü isyan oldu o topraklarda kanla bastırılan. Çekilen bütün bu acılar onları olgunlaştırmış, daha politize kılmış. Daha da uyanık kılmış.
     
Peki, Türk aydınlarının, hatta gazetecilerinin Kürtlere yönelik oryantalist bir bakışlarının olduğundan söz edebilir miyiz? Yani hem biraz küçük görme hem de yüceltme, farklılıklarının altını fazlaca çizme? Yani Kürtleri bir çocuk-halk, çocuk-toplum olarak gören bir bakış.
     Ben oryantalizm lafından fazla hoşlanmayanlardanım. Şimdi oryantalizm Batılıların Türkiye’ye kendi gözlükleriyle bakmasıysa; Türkiye kötü mü yaptı? Cumhuriyeti benimsedi, çok partili düzene geçti, özgürlükleri, pazar ekonomisini benimsemeye başladı. Tüm bunlar Batı’dan gelen şeyler. Batılı da Türkiye’ye baktığı vakit bu değerleri paylaşıyor mu, paylaşmıyor mu diye bakıyor. Bu sözlerim bazı insanları çok kızdırabilir. Ben de Kürtlere baktığım zaman şöyle diyorum: Adamlar çocuklarına istedikleri isimleri koysunlar, köylerinin isimleri bırakın kalsın, Kürtçe konuşulması, yazılması yasaklanmış. Bu ortamda ilk ne dememiz lazım: Kürtler kimliklerini korusunlar. Bu, "özgürlüklerden pay alsınlar" demek. Şimdi bu pencereden bakıldığı zaman, bunları istemek ya da savunmak oryantalizm falan değildir, insanlık hakkını savunmaktır.
     
Sizce Kürt hareketi, PKK terörü Türkiye’de bazı kalıpları parçalamış, bazı kavramların konuşulmasını sağlamış, demokratikleşme sürecinin ivme kazanmasına da yol açmış olabilir mi?
     Ne yazık ki bu söylediğinizde bir gerçek var. Tabii bunu bir kazanç olarak nitelemem mümkün değil. Ama bu bir vaka, bir olgu. Evet, PKK bir yerde insanlığa karşı suç işledi, silah çekti, bu yüzden devletin buna karşı mücadelesi haklı ve meşruydu. Fakat PKK’nın sahneye çıkışıyla birlikte Türkiye, Kürtleri düşünmeye başladı. Kimine göre Güneydoğu sorununu, kimine göre Kürt sorununu. Kürtlerin dilini, şusunu, busunu, şarkısını düşünmeye başladı. Ve bir yerde bir paradoks ama PKK, Kürt sorununu getirdi Türkiye’nin gündemine pat diye soktu. Bu PKK’yı onaylamak değil, bu bir vaka.
     







 Ahmet Turhan Altıner
 Ali Rıza Kardüz
 Mine G. Kırıkkanat
 İlber Ortaylı
 Ülkü Tamer