|


Pusulayı şaşırmak yerine...
Turgut Özal özellikle 1980'li yıllarda gündem değiştirme ustasıydı. Olmadık zamanda bir çıkış yapar, hiç beklenmedik bir konuyu kamuoyunun gündemine sokuverirdi.
Özal'ın bu konularından biri de başkanlık sistemi idi. Ama Özal bu konuyu yalnız gündem değiştirmek için ortaya atmazdı. Aynı zamanda inanırdı başkanlık sistemine. Amerika'dakine benzer bir siyasal sistemin Türkiye'yi kurtaracağını savunurdu.
Bu açıdan 1987 milletvekili genel seçimlerinin dönüm noktası olacağını düşünmüştü. ANAP'ın Anayasa'yı tek başına değiştirecek parlamento çoğunluğunu bu seçimle kazanacağını ve başkanlık sistemine geçileceğini söylerdi.
Hedefi, en az 300 milletvekiliydi. Bunun için seçim sistemini de değiştirmişti. Ama 292'de kaldı. Fakat yılmadı. Özal, ANAP'ın tek başına hükümet olduğunu, böylece Demirel'le DYP'nin işinin artık bittiğini düşünüyordu. DYP'den yapacağı transferlerle tek başına Anayasa'yı değiştirecek çoğunluğu elde edeceğine inanıyordu. Bu düşüncelerle 1989'da Çankaya'ya çıktı.
Özal'ın başkanlık sistemine ilişkin planlarını rahmetli Adnan Kahveci'den 1987 seçimlerinden hemen sonra dinlemiştim.
Hiçbiri gerçekleşmedi.
Demirel de 1993'te Cumhurbaşkanı olarak Çankaya'ya çıktıktan sonra başkanlık ve Fransa'dakine benzer yarı - başkanlık sistemleriyle ilgili tartışmaları arasıra güncelleştirdi. Kim bilir, belki de Demirel'in kafasından bir dönem de böyle bir cumhurbaşkanlığı geçiyordu.
Olmadı.
Şimdi anlaşılan sıra Başbakan Tayyip Erdoğan'da.
Bazı benzerlikler de var. 1987 genel seçimlerinde Özal'a olduğu gibi, Tayyip Erdoğan da birkaç milletvekili eksiğiyle tek başına Anayasa'yı değiştirecek çoğunluğu kıl payı elinden kaçırmış durumda. Yine 1989'da Özal'a olduğu gibi, bu AKP grubu - tabii seçimler öne alınmazsa - 2007'de Tayyip Erdoğan'ı Çankaya'ya gönderebilir.
Şimdi bakıyorum, bu kez Başbakan Tayyip Erdoğan başkanlık konusunu ortaya atmış durumda. Dışişleri Bakanı Gül de sahip çıkıyor.
İyi güzel.
Tartışılsın.
Bu konunun lehinde aleyhinde söylenecek çok şey var. Bu yazıyı yazmadan önce arşivime baktım. 1980'li yıllardan beri ne çok yazı yazmışım, ne çok yazı ve haber kesip dosyama koymuşum.
Bu konuda önyargılı değilim.
Özellikle Fransa'dakine benzer yarı - başkanlık sisteminde bize yatkın özellikler görebiliyorum. Ama aynı zamanda bizim parlamenter sistemin bazı reformlarla düzeltilerek işe yarayacağını düşünüyorum.
Yazılarımda bir nokta dikkatimi çekti. Her seferinde aynı şeyi belirtmişim:
Böylesine radikal bir sistem değişikliği hiç de kolay değildir; gerçekleştirmek için parlamento içinde ve dışında yaygın bir mutabakata ihtiyaç vardır; bu olmadan tek başına bir partinin, yapabilecek çoğunluğa sahip olsa bile buna kalkışması sakıncalıdır.
Bugün de aynı görüşteyim.
Ayrıca, bu konunun sırası mı?
Sanmıyorum.
Türkiye'nin gerçek gündeminde bugün ekonomi ile demokratikleşme var. Bir yandan Türk ekonomisinde yapısal değişimi devam ettirmek, öte yandan demokratik hukuk devleti çıtasını yükseltmek gerekiyor.
Türkiye'nin bu iki hedefe doğru yürümesi, aynı zamanda Avrupa Birliği yolunda mesafe alması demektir. Önümüzdeki sonbahara kadar 'Kopenhag kriterleri'nin gereğini yapmak ve Kıbrıs'ta çözümü düşünmektir doğru olan.
Gerçek gündem budur.
Ve bu gündemin gereğini yapmak için başkanlık ya da yarı başkanlık sistemine de ihtiyaç yoktur. Çünkü hükümet bu işleri yapabilecek rahat bir çoğunluğa sahiptir TBMM'de...
Ama tabii geriye siyasi irade ve kararlılık kalıyor.
Bu var mı Sayın Tayyip Erdoğan?
h.cemal@milliyet.com.tr
|
|

|