|


Öörö - öööö, düşünmüyorsun, demek ki yoksun...
Eski "Bab - ı Âli" konusunda bilmiyorum hiç doktora tezi yapıldı mı? Acaba 1930'larda gazetelerde çalışanların ortalama kazançları ne kadardı?
Acaba kağıt, baskı, klişe, dizgi vs. harcamaları ne kadardı?
Acaba satış, özel ve resmi ilan gelirleri ne kadardı?
Acaba tirajları ve bu tirajların "rantabilitesi" ne kadardı?
Ve acaba tek parti iktidarının, el altından Bab - ı Âli'ye yaptığı ekonomik katkının miktarı ne kadardı?
Gerçi "varsayım"cılık genellikle yanıltır insanı ama, bendeniz ne sivil bürokrasinin, ne üniformalı kadroların, ne yeni yeni gelişmeye başlayan holdinglerin, ne üniversitelerdeki ilgili fakültelerin; eski Bab - ı Âli'yle ilgili böyle bir dökümü merak ettiklerini hiç sanmıyorum...
***
Oysa "toplum mühendisliği"ne aşırı meraklı kesimlerin, böylesi verilerden yoksun olarak çözüm üretmeye özenmeleri; kuş bakışı bir gözlemle son toplamda, traji - komik tablolar çıkarır ortaya: "Dipsiz kile, boş ambar"... "Akıntıya kürek çekme"... "İ'lerin üstüne oturtulamamış noktalar"... "Taşıma suyla değirmen döndürme"...
***
Çok partili döneme geçildiği yıllarda gazeteciliğin simgesi "bir çay, bir simitti"; 1 dolar 2.80 TL'ydi. Köşe yazarlarının ortalama aylık kazancı 250 TL'ydi. Gazete sahipleri dışında sadece, Bedri Koraman'ın eski mi eski bir arabası vardı. Muhabirlerin aylık kazancı 90 - 150 TL'ydi.
Ve Yunus Nadi gibi, Selim Ragıp gibi, Cihat Baban gibi, Ahmet Emin gibi, Necmeddin Sadak gibi, Ali Naci gibi, Ethem İzzet gibi gazete sahipleri; aynı zamanda gazetelerinin başyazarlığını yaparlardı.
O dönemlerdeki yazı adamlarının, yaşam sonlarını da hangi koşullar içinde geçirmiş oldukları yine hiç incelenmemiştir; tıpkı sahne adamlarınınki gibi...
***
O dönemlerin en yitik ve bitik portresi Reşid Halid'di. Ne yatacak bir yeri vardı, ne değiştirebileceği ikinci bir gömleği; pantolonunun askısıyla, kayışı yoktu. İple bağlardı pantolonunun belini. Çenesi de sola doğru iyice çarpıktı, çok zayıf ve uzunca boyluydu. Kalın camlı gözlükleri ve mavimsi düğmeciklere benzeyen gözleri vardı.
Tek serveti ozanların, yazarların, yazı emekçilerinin imzalarıyla, kendisi için yazdıkları birkaç satırı topladığı defterleriydi.
***
Birkaç gün önce o defterlerin, üç cilt halinde, yeni baskıları geldi. Gazeteciler Cemiyeti yayımlamış: "Bab - ı Âli'nin Hatıra Defteri" adıyla...
Reşid Halid'in defterine bakın Ahmet Haşim ne yazmış:
"Muhterem Beyefendi,
Bu merakınızı delilik telakki edeceklerin çok olduğunu düşündünüz mü?" 10.3.1931
***
Aka Gündüz şöyle yazmış:
"Reşit Halid Beyefendiye
İşte size iki satırlık bir yazı ki, hayatım gibi manası yok..." 25.5.1931
***
Bedii Faik'in yazısı:
"Bay Reşit Halid Gönenç'e:
Bab - ı Âli'ye geldim. Elime bir kalem tutuşturup, al dediler, bu usturan ve efkarı umumiyeyi gösterip, işte dediler, bu da müşteri... Tıraşa başladık. Mübarek sakal kestikçe gürleşiyor..." 1 Mart 1948
***
Bendeniz de şöyle yazmışım:
"Reşid Halid
Kapılandığımız kapının adı büyükse de, insafı küçüktür.
Keşke adına Bab - ı Âli diyeceklerine, insafsız kapı deselerdi. O zaman sadece yazı toplamaz, bu kapının üstüne dikilecek heykele, hayatınca biraz da modellik etmiş olurdun..." 10.8.1960...
***
Ne yazık ki, bizim el yazısı rahat okunmadığı için; bizim yazı, içeriğini ekşi yoğurtlu cacığa çeviren bir iki dizgi hatasıyla çıkmış...
"...O zaman sadece yazı toplamaz, bu kapının üstüne dikilecek heykele hayatınca ("hayatımca" olarak) biraz da modellik etmiş olurdun ("olurdum" diye çıkmış)...
Neyse ki okuyanlar, bazen daha arif olurlar, yazılandan...
***
Ve eski bir bektaşi fıkrası:
Baba erenler, anlı şanlı bir kazaskere sormuş:
- Daha sonra ne olmayı düşünüyorsun?
- Belki vezir...
- Daha sonra?
- Belki sadrazam.
- Daha sonra?
- Hiç...
Baba erenler gülümsemiş:
- Hemen ayağa kalk, ellerini kavuştur önümde, ben şimdiden "hiç"im...
Geçmişlerden gelen bir eziklik duygusunun tetiklediği bir kudurganlıkla, yüreklerinde siyasal ihtiras volkanlarının patladığı egemenlik sevdalılarına, hafif bir gönderme işte...
c.altan@prizma.net.tr
|
|

|