|


Buenos Aires - Bağdat - İstanbul
İnsan, iyi midir yoksa kötü müdür? Başka bir dünya mümkün müdür? Yoksa insanın alçaklaşmasının sınırı yok mudur? Peki İstanbul'daki Hacı Bakkal'ın bütün bunlarla ne ilgisi olabilir?
Nihayetinde kuracağımız tek bir cümledir. Sonunda varacağımız o cümle için bunca yol gidilmekte, bütün bu gevezelik tek bir cümleye varmak için edilmektedir. Küçük bir hayattan küçük ve silik bir cümle çıkacağını bilerek (veyahut sanarak) büyük hayatlar yaşamaya niyetlenir kimileri. Maceralar, gitmeler, gelmeler, okumalar, yazmalar, gezmeler, görmeler...
O tek bir cümle, insanlık tarihine katılabilecek kadar kayda değer olsun diye, yani biraz daha "şık" olsun diyedir... Buenos Aires'e gitmeler, oraları yazmalar, anlatmalar, "Başka bir dünya mümkündür" sloganını, "Başka bir dünya hakikaten mümkünmüş, gördüm ben" cümlesine dönüştürmek için etini oralarda sıyırtmalar... Kurulacak o son cümleye bir adım daha yaklaşmak için aslında.
Çünkü o tek bir cümle insanlığa, dünyaya, evrene ve bütün bunların temel mantığına, özüne dair olacaktır. Her şeyi kavrayacak ve kapsayacaktır. Büyük bir niyettir bu. Dev bir niyettir hatta. Bir insanın boyunu aşacak bir niyet. Ama insanlık tarihi, insanın boyunu aşan bir şeydir zaten. İnsanlık, insan boyunu aşan cümleler ile ve onlar üzerine kurulur nihayetinde.
Velhasıl, şehirlerden, insanlardan, yaşantılardan cümleler kalır bize, sonunda tek bir cümleye dönüşmek üzere. Buenos Aires'ten kalan, yazılanları okuyanlara da kalsın diye söylemeye gayret ettiğim şu idi:
Mümkünmüş. İnsanlığın ortak aklı ve duygusuyla kurulan, insanların birbirlerine güvendiği, insanoğlunun iyi olduğu inancı üzerinde duran bir hayat mümkünmüş.
Bahh-daat! Sonra bütün insanlığın gözleri önünde, o gözlere rağmen bir ülkeyi yaktılar. İnsanlığın alçalmasının sınırı yokmuş, onu gösterdiler. Yalanın sınırı yokmuş ve yalanı söyleyen bir zalim dev ise söylenen gerçekmiş gibi yapılırmış. İnsanoğlu bu kadar aşağılık olabilirmiş. Evlerine girilmiş insanlar kendi ülkelerini yağmalayabilirmiş. Kolsuz ve bacaksız çocuklar olabilirmiş, devam edebilirmiş bu tür çocuklar. Avrupa ve ABD borsaları çocuklardan kol ve bacaklarını alıp paraya ve güce dönüştürürken sevinebilirmiş. Bunlar olurken, bunlar olmasın diyenler "niye barış istediklerinin hesabını vermek zorunda kalabilirmiş"... Büyük adamlar, küçük adamların uzaktan görünüşüymüş. Veya küçük adamlar, büyüklerin yakından!
Bunlar da izlendi işte, yazıldı, çizildi, dövüldü, dövünüldü. En sonunda kurulacak o cümleye bir acı bilgi daha eklenmiş oldu. Şöyle dendi:
Mümkünmüş. İnsanların ve insanlığın zehirlenerek ölmüş bir balık gibi haysiyet kıyılarına vurması, kokuşması ve bunun en doğru şeymiş gibi anlatılması mümkünmüş.
İnsanın alçalma imkanı, yükselme imkanından daha mümkün ve derinmiş.
İstanbul! Sonra eve gelindi artık. Kendine gelindi. Kendinde, bakmaktan bitkin düşmüş biriyle karşılaştı bu yazıları yazan. O cümleye varmak için koştuğunu; koşarak varılamayacağını anlayan...
Daha çok cümlenin birikmesi; insanın, ülkenin, görüntünün, zamanın, olayın geçmesi gerektiğini anlayan birinden bahsediyorum.
Dün sokağa çıkan biri bu. Buenos Aires'e, Bağdat'a bakmış biri; kalabalıklar arasından insanlığın özünü görmeye çalışan. Bakkalıyla karşılaştı bu biri: Hacı Bakkal'la. Hacı Bakkal üzgün. Dükkanı soyuldu geçenlerde. İlk gün simsiyahtı üzüntüden yüzü. Sonra yavaş yavaş eski rengine döndü. Şimdi biraz daha iyi sanki. Hal hatır sormaktan, "Boş ver!" demekten de başka yapılacak bir şey yok ki! Onun yüzüne bakarken her şeyin nasıl geçip gitmekte, değişmekte olduğunu düşündü bu yazıları yazan; değişimin mutlaklığını... Cümlelerin de Hacı Bakkal'ın yüzü gibi aydınlanıp söneceğini, dönüşüp evrileceğini düşündü. Sonra Hacı Bakkal, "Havalar iyi değil" dedi, "Sıkı giyin". Durdu biraz, yaklaştı, "Bak" dedi, "Yine açmışsın yakanı. Üşüteceksin". Hacı Bakkal, hayat kıvamındaydı. Buenos Aires de, Bağdat da, İstanbul da onun yüzünde durmaktaydı. n
ecetem@hotmail.com
|
|

|