|


Ateş düştüğü yeri yakar
Türkiye'de iç politikanın bir ömür boyu değişmeyen konuları, sonunda insanı yoruyor doğrusu...
Hoş, bendeniz henüz otuzuna bile varmamışken; gerek Hüseyin Cahit olsun, gerek Refik Halit olsun, gerek Ref'i Cevat olsun, usul bir sesle uyarmışlardı beni:
- Ne yazarsan yaz, ne önerirsen öner, neyi eleştirirsen eleştir, pek bir şey değişmez buralarda...
***
Başlıca özellikleri "mesleksizlik" ve anadillerinin "yazı" boyutundan kopukluk olan, Rönesans'tan geçmemiş, rant ekonomisine dayalı Şark kalabalıklarının; neden kendilerini dönüştürecek güçte bir iç dinamikten yoksun olduğu, artık bilimsel olarak biliniyor...
Onun için de, yılda 20 milyar dolarlık global sermaye yatırımları başlayıncaya dek; "statüko"cuların, 21. yüzyılın hızlanan saydamlık ve değişim süreciyle, ortak bir orkestrasyon kuramayacağı anlaşılıyor.
Nereye kadar?
Yeni dünya düzeninin dış dinamikleri, Türkiye'yi de değiştirmeye başlayıncaya kadar...
***
Sabahın erken saatlerinde Bingöl depreminin, TV kanallarından fışkıran karabasanı olmasa; genç dost Adil Erten'den, çok eski dost Dr. Afşin Germen'e ve sevgili Aybars Çağlayan'a dek, seveceğimi düşündükleri müzik parçalarından özel olarak düzenleyip bana gönderdikleri CD'lerle kasetlerden söz açacaktım...
"Black cat white cat"ten, Yves Montand'ın söylediği, Nazım'ın bestelenmiş şiirlerine kadar...
***
6.4 şiddetin Bingöl depremi... Her depremde olduğu gibi yine en çok hasar gören kamu binaları... Çeltiksuyu yatılı ilkokulunun, çöken pansiyon binası altında kalan 225 minik çocuk...
Ateş düştüğü yeri yakar...
Uyurlarken yıkıntıların altında kalmış miniklerin, bir an önce kurtarılması için edilen dualar...
Derken 7 tanesinin kurtarıldığı haberi...
Derken deprem ölü sayısının 25'e çıktığı haberi...
Derken yaralı sayısının 300'ü aştığı haberi...
***
Siyasetçiler, sorumlular, bürokratlar:
- Gereken önlemler hızla alınmaktadır, yaralar sarılacaktır, diye bildiğimiz demeçleri tekrarlaya dursunlar...
Ateş düştüğü yeri yakar...
Geçenlerde Yalova'dan Gemlik'e kadar, virajlı dağ yollarından şöyle bir gezinti yaptık...
Gölcük depreminde evi barkı yıkılanlardan birçok aile, hala daha derme çatma barınaklarda yaşıyorlardı.
Biliyorsunuz o depremde ölenlerin sayısı, Irak savaşında ölenlerin neredeyse on katıydı.
Ateş düştüğü yeri yakıyor.
***
Vaktiyle Varto depreminde insanların nasıl bir perişanlığa uğramış olduklarını görmüştüm...
Yıkık dökük bahçelerin içinde, üstü yorganla örtülerek uzatılmış ölüleri yıkamak için, kazanlar kaynatılıyor; kadınlar kaybettikleri yakınları için ağıtlar yakıyorlardı...
Göğüslerine vura vura yaktıkları ağıtlar kadınların...
***
Bingöl köylerinden henüz yeterince haber alınamamıştı...
Uyurlarken yıkıntı altında kalmış minikler, acaba kurtarılabilecek miydi?
Haberlere göre devlet hastanesinin duvarları da aşırı çatlamıştı.
Ve ameliyat edilmesi gereken sayısız yaralı...
***
Neden özellikle kamu binalarıyla kooperatif evleri hasar görüyordu ki depremlerde?
Siyasetçilerin, yahut bürokratların kolladığı bazı müteahhitler, daha çok kar etmek hırsıyla, üstlendikleri inşaatı gereken sağlamlıkta yapmadıkları için mi?
Nedense kimse de denetlemiyordu onların yaptıklarını...
Devletin ve Hazine'den geçinenlerin alabildiğine önemli; sıradan vatandaşların ise alabildiğine önemsiz olduğu oligarşik bir yönetim yapılanmasında; olağan tablolardı su baskınlarında da, depremlerde de, kışla karın yollarını kapattığı yerlerde de, insanların pesperişan olup gitmesi...
***
Ateş düştüğü yeri yakar...
Uyurlarken depremle yıkıntı altında kalmış olan o minikleri düşünüyorum; tanımasam da, çok sevdiğim o minikleri...
c.altan@prizma.net.tr
|
|

|