|


Şarklı megalomanisinden arınmadıkça...
Yahya Kemal'in ünlü bir sözü vardı: - Her devlet kendi ülkesinin coğrafyasını korur, bizim ülkenin coğrafyası bizim devleti koruyor.
Yahya Kemal bu sözü, Lozan Antlaşması'na göre silahsızlandırmamız gereken Çanakkale ve İstanbul boğazları için söylemişti.
Çünkü başta Sovyetler olmak üzere, Karadeniz'de kıyısı bulunan Romanya ve Bulgaristan gibi devletler, bizim boğazların Türk Silahlı Kuvvetleri'nin denetimi dışında tutulmasından rahatsızdılar.
O nedenle de 1936'da Montreux Antlaşması'yla boğazların statüsü yeniden belirlendi ve ordumuzun denetimi altına girdi... Yabancı donanmalara ait kaç savaş gemisinin Karadeniz'e çıkabileceği de yeni kriterlere bağlandı.
Boğazlar sorununun devletler arası bir denklemi gerektirmesi; 1. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkmış ve 4 milyon 200 bin kilometrekarelik bir etkinlik alanını yitirmiş Türkiye'nin, tek başına gerçekleştiremeyeceği bir avantajı sağlamıştı Ankara'ya...
Yahya Kemal o nedenle:
- Her devlet kendi ülkesinin coğrafyasını korur, bizim ülkenin coğrafyası bizim devleti koruyor, demekteydi.
* * *
Son dönemlerde de, yıllardır Türkiye'nin önemini "jeopolotik durumuna ve stratejik konumuna" inat ve ısrarla bağlamak adeta bir moda oldu...
Sanki devreye ne uzay teknolojisinin uyduları girmişti, ne uzun menzilli çok başlıklı füzeler, ne de savaş uçak ve helikopterlerindeki akıl almaz değişimler.
Sanki savaş teknolojisindeki hızlı değişimlerle, "zafer süngünün ucundadır" inancının aşılmakta olduğunu görmeyi ve bu tür teknik konuların kamuoyu bilincinde berraklaşmasını istemiyorduk.
* * *
Ve şimdi ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Grossman'dan, kibar ifadeli ağır bir yanıt geldi:
- Türklerin, onlar olmadan harekatı yapamayacağımıza inanmasına izin verdik.
Bu kabaca şu demekti:
- Siz kendinizi fazla önemsediniz. ABD'nin, size sandığınız kadar muhtaç olmadığını anlamadınız.
Biliyorsunuz eski Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış da, görevinden ayrıldıktan sonra şöyle demişti:
- Biz ABD'nin, Irak harekatı için ayrıca bir de "B" planı olduğuna inanmamıştık...
* * *
Bir Şark megalomanisi - ki aslında bir eziklik duygusunun telafisidir - hepimizi sarıp sarmalamış durumda...
Ekonomi bilincinden de, hukuk bilincinden de, tarih bilincinden de yoksun; "Türk'e Türk propagandası" yapma hipnozlarını koyulaştırarak, politikadan ve Hazine'den geçinmenin üst kademelerine tırmanma kurnazlıklarıyla ıskaladık 20. yüzyılı da...
68 milyonu aşan nüfusumuzla, ihracatımız 33 milyar dolara çıktı, diye övünürken; ne 9 milyon nüfuslu İsveç'in ihracatının 95 milyar dolar olduğunu gördük; ne "yaşam kalitesi" açısından Yunanistan'ın dahi 55 basamak altında kaldığımızı; ne de bütçeden belediyelere en az yüzde 20 pay ayırmak gerekirken, sadece yüzde 6 pay ayırdığımızı...
* * *
1821'de II. Mahmut'un Mora başkaldırısını bastırmakta uyguladığı yöntemden; bizim Kürt, yahut Güneydoğu sorununu çözümlemekte uyguladığımız yöntem, acaba ne kadar daha farklıydı?
İki yüzyıldan bu yana sürüp giden ve 29 başkaldırıya neden olmuş bulunan Kürt sorunu, sadece bir asayiş sorunu muydu?
Sonunda sinsi bir iç savaş olduğu açıklanan Cudi ve Gabar dağlarının on beş yılı aşkın askeri operasyonu; Em. Büyükelçi Şükrü Elekdağ'ın vaktiyle belirttiği gibi 400 milyar dolara, yahut resmen kabul edilen 120 milyar dolara da mal olmuş bulunsa; zamanında Güneydoğu'ya bunun onda biri kadar bir yatırım yapılması, daha çağdaş ve daha teknik bir çözüm yaratmaz mıydı acaba?
Bir de tabii bu tür konuların, gündeme getirilip konuşulmasının neden hep baskı altında tutulduğu sorunu var...
* * *
ABD'de Başkanı Bush yönetiminin kendince birtakım dünya planları yaptığı ortada... Bu planların karlı olup olmadığı, önümüzdeki yıllarda çıkacak ortaya; o zamana kadar Washington yönetimi sürdürecek bildiğini okumayı...
Bu arada Başkan Bush'un Türkiye'ye biçtiği rol nedir, kestirmek kolay değil. Pentagon'un, sandığımız kadar bize muhtaç olmadığını açıklayıp durması da, elbet bir hesaba dayanıyor...
Ve besbelli ki Türkiye egemenleri artık, "jeopolitik durum, stratejik konum" edebiyatıyla, bunun rantını yeme sevdalarından vazgeçmek zorunda...
* * *
Politik madrabazlıklarla demagojilerin de, kıçı iyice görünmeye başladı...
Üç yüz yıldır süren demagoglar saltanatı, değişen teknolojilerin hızlandırdığı bir küreselleşmeyle, eşekten düşmüş kabağa döndükçe; yönetilen ve durmadan ezilip hor görülen yönetilenler de, rahat bir nefes almaya başlayacak...
Saydamlaştıkça ve Şarklı megalomanlığından arındıkça; öğreneceğiz rant ekonomisi hayallerinden kurtulup, ayaklarımız üstünde durmasını...
O zaman ne Bingöl depremindeki kanlı kepazelikler yaşanacak, ne de gelecekte bir İstanbul depreminden kimsenin dudağı uçuklayacak...
Türkiye saydamlaştıkça sakın enseyi karartmayın. Unutmayınız ki, şimdiye dek sizi çok kazıkladılar.
c.altan@prizma.net.tr
|
|

|