|


Annecim! Annecim!
Kendine merhamet etmen gerektiğinin çanları gibi uykuda bağırır çünkü kendi sesin: "Annecim! Annecim!"
Kocaman adamların, kocaman kadınların, uykularında, gündüz kullanmadıkları, asla kullanamayacakları kadar kırık ve yenilmiş bir sesle sayıkladıklarını ancak onların yanlarında yatanlar bilebilirler:
"Anne! Anne!"
Boğuk ve korkmuş bir sestir bu. Gidecek yeri kalmamış bir ses. Nasıl duyulduğunu bilmeyen, bunu umursamayacak kadar hakiki bir ses. Dinleyeni ürkütecek kadar çıplak bir ses. Kruvaze hallerin, tayyörlü ruhların kendine yakıştıramayacağı için uykuya havale ettiği, o mahrem bölgeye gönderilmiş bir ses. Uykuda herkes çocuk haliyledir zaten; atıldığı, yenildiği oyunlara ancak orada hakikaten ağlayabilir insan çünkü. Gözü kapalı olduğu için görünmediğini sanacağı kadar çocuklaştığımız ılık ülkedir uyku; annelerin en ilk duygusuyla hatırlandığı, bedenin büzüşüp tekrar "içeri" girmek, "içeri" kaçmak istediğini itiraf ettiği... O kadar büyük ve mağlup bir itiraftır ki bu, kimi kez kendi sesiyle uyandığında insan korkar kendinden ya da derinden acır kendine. Kendine merhamet etmen gerektiğinin çanları gibi uykuda bağırır çünkü kendi sesin:
"Annecim! Annecim!"
Merhametin eti Hayata karşı donanımlarını tam da tamamladığın anda, hiçbir yere sığışamayacak kadar büyüdüğünde... Kendi de anne, baba olacak yaşa gelip aile kurumunun dünyanın en hastalıklı müessesesi olduğuna kanaat getirdiğinde, insanın kafasındaki hastalıklarının kaynağının aile olduğunu teorize ettiğinde, beceremediğin her şeyin "çocukluk travmalarında" delillerini ararken dahi, herkeslerden gizlediğin sesinle... Şimdi annenin kucağına böğüre böğüre... Elbette. Elbette.
Küçük kaplan Çünkü küçükken kedilere benzer insan. Tombiş popolarını saldırıya hazırlanırken iki yana oynatıp hızlı hızlı, sanki çok bir şey yapabilecekmiş gibi haince bakıp, pusuya yatıp, çılgınca saldırır bir şeylerin, birilerinin üzerine. Yavru kedilerin insanların ayaklarıyla girdiği ölümcül mücadele gibi yerden yere atar kendini, dişleriyle yapışıp arka ayaklarıyla tepikler. Kendinden geçer mücadele içinde. Küçükken kaplan zanneder insan kendini. Sonra anlar ki hayat o ısırdığın, parçaladığın terliklerden ibaret değil ki!
Bu yüzden küçükken kaplandır insan. Büyüdüğünde öğrenir yavru bir kedi olduğunu. Kaşık kadar canı olduğunu ve hayat karşısında hep öyle olacağını. Tam da bu yüzden, anneler, insana küçükkenden çok büyükken gerekir aslında. Bir yere sığışamayacak kadar büyüdüğünde ve kendin de anne veya baba olacak yaşa geldiğinde. Bütün bildiklerinin bile bu alçak terlikleri parçalamaya yetmediğini adam akıllı anladığında. Ta içini, ta içlerini bilen birinin bütün kitaplardan daha iyileştirici, bütün doktorlardan daha tedavi edici olduğunu anladığında dinlenecek yer olarak anne o zaman daha "yaşamsal" bir şey olur herhalde. Süt verdiği zamanlardan bile fazla. Küçükken korunması gerektiğinin, bunu istediğinin farkında değildir insan çünkü, büyüdüğünde anlar bunu.
Annelerin günleri Bu gün meselelerini, biliyorsunuz elbette, insanoğlunun zaaflarından yararlanan kapitalistler icat ettiler. Hediyeler, tüketim, piyasalar filan, hassastırlar hep biliyorsunuz falan. Ama bir kere bu günler icat edildikten sonra bir kenara sıkışırsın. Günün muhatabı senden bir şey bekler diye düşünürsün, bir şey yapmak zorunda hissedersin falan. Velhasıl, hediyeyi unutsanız bir kereliğine. Bir kereliğine annenize bir mektup yazsanız. Ona uykularınızdaki sesinizle bir şey deseniz, bir kereliğine. Anlatsanız, uykuda konuştuğunuz çıplaklıkla. Tabii kalbiniz dayanırsa. Annelere yazılan mektuplar insanın kalbini kazır, dibine varır zira... Yani dayanabilirseniz uykudaki kadar çıplak olmaya...
ecetem@hotmail.com
|
|

|