|


Hayatın efendisi, dergilerin efendisi!
San Francisco'daki bir barda Ahmet Altan'a bir gece vakti sarhoş bir orospu sorar, "Kim kendi hayatının efendisidir?" diye...
Şöyle devam eder yazı:
"Yıllarca, San Franciscolu sarhoş bir orospudan kaptığım bir hastalık gibi o tuhaf sorudan hiç kurtulamadım, gençliğimin büyük bir kısmında rastladığım insanlara, 'acaba kendi hayatının efendisi mi' diye baktım. 'Kim kendi hayatının efendisidir' diye sordum.
Hayatını yalnızca kendi istekleriyle yaşayabilen, kaderine ve geleceğine hükmedebilen kim vardı, kim, 'hayatımı kendi isteklerimle biçimlendirdim' diyebiliyordu.
Kaç isteğimiz gerçekleşmeden kalmıştı, kaç isteğimizden gizlice vazgeçmiştik, geride kalan yıllarda kaç gerçekleşmemiş istek boynu bükük bir halde terk edilmişti. Başka hangi isteklerimizden vazgeçecektik? Ne diye kendi isteklerimizi gerçekleştiremiyor, hayatımızın efendisi olamıyorduk? Ve eğer hayatımızın efendisi biz değilsek, kimdi?"
Ahmet Altan'ın bu yazısını, Ercan Arıklı'nın çıkardığı en güzel dergilerden biri olan Aktüel'de okumuş, kesip bir kenara ayırmıştım. Sabahın köründe bilgisayarın başına oturunca aklıma o soru takıldı:
Kim kendi hayatının efendisidir?
İnsanın kendi yaşamını kendi istekleriyle biçimlendirmesi... Sevgili Ercan böylesini isterdi. Halk otobüsünün altında kaldı. Bir varsın, bir yoksun! Zamanın acımasız akışı, hiç kimseyi bırakmıyor ki kendi hayatının efendisi olsun...
Hürriyet'in başlığı güzel:
"Dergilerin efendisi öldü."
Bülent Korman'ın deyişiyle:
"Modern Türk dergiciliğinin babası..."
Evet öyle.
Her ölüm kendi acısını getirir.
Ercan'ınki de öyle oldu.
Zafer Mutlu'nun odası.
Hüzün dolu bir akşam.
Vatan'ın sürmanşetine oturmuş ölüm haberinde en yakışıklı fotoğrafını mı seçmişler, ona bakıyorum. Ali Kırca, ölüm haberini okuyup gelmiş. Mehmet Barlas, televizyondaki programını yarıda kesip ölüm haberini vermiş, sonra Mustafa Denizli'yle Ercan'ı konuşmuşlar.
Zülfü Livaneli, Bodrum hafta sonunu anlatıyor. Ercan, son bebeği Haftalık'ın kapak konularından söz etmiş. "Kendisinin kapak olacağını nereden bilsin" diyordu Zülfü...
Selahattin Duman, kapak yazısını yeni bitirmiş bir köşede, kendisine yakışmayan ya da ona iğreti bir sessizlikle öyle dikilmiş dinliyor.
Ölüm ilanları geldi.
Elden ele dolaştı. Gazetenin önünde yapılacak törenin notunu Tayfun Devecioğlu el yazısıyla ekledi, aşağı gönderdi.
Gazeteci milleti böyledir. Bir ferdini kaybedince, acısını içinde hissederken görevini de yapacak. En anlamlı fotoğrafı seçecek, cuk oturan bir başlık bulacak, ölüm haberini okuyacak, yaşam öyküsünü yazacak, ölüm ilanının çerçevesine, hurufat seçimine özen gösterecek.
Konuşuyoruz. Hatıralar bir dipsiz kuyu gibi hepimizi içine çekiyor. Zamanın acımasızlığı... Ölümlülük... Çaresizlik... Bir varsın bir yoksun! Bunun için yakaladığın anı yaşamanın önemi...
O soru kafamın içinde dolaşıyor:
Hayatın efendisi olmak!
Birkaç gün önce demiş ki:
"Bak Zafer, bu hayatta daha kaç Bodrum hafta sonumuz kaldı ki... Şu dergiyi de oturtayım, her hafta sonu aşağıya gidelim."
Hayatının efendisi olamadı!
Kimse olamıyor zaten.
Ama dergilerin efendisi oldu.
Sabahın köründe Mario Levi'nin "Bir Şehre Gidememek"i elimde. Kitapta altını çizdiğim yerlere bakıyorum:
"Seneler geçer, geride kalan onca sözcüğe rağmen nerede olduğunuzu bir türlü kestiremezsiniz. Ama sonuç ne olursa olsun, yaşadıklarınızın tümü bir özleme tutsaklıktır, bunu çok iyi bilirsiniz. 'Parantez kapanır', bir nokta konur."
Sevgili Ercan, seni çok özleyeceğim ama çok da anacağım kardeşim.
h.cemal@milliyet.com.tr
|
|

|